17.01.2008
16.01.2008
Osmanlı'yı Yağma Yarışı
Batılı devletler, ölümünü bekledikleri Osmanlı İmparatorluğu'nun terekesinden pay kapmak için kuyruğa girmişlerdi. Birinci Dünya Savaşı'nda bu hedeflerini daha da netleştirip, kendi aralarında gizli andlaşmalar imzalayacak, Anadolu'da ve Ortadoğu'da paylaşım bölgelerini tespit edeceklerdi.
Ondokuzuncu yüzyıl, Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalanmanın eşiğine getiren gelişmelerle doludur. Özellikle 14 Eylül 1829 tarihinde imzalanan Edirne Andlaşması'yla bağımsız Yunanistan'ın kurulması, imparatorluk bünyesindeki diğer milletleri de aynı yönde harekete geçirmiş ve Balkanlar'da çözülmeler başlamıştır.
Bu çözülmeyle birlikte, Osmanlı topraklarının Fransa, İngiltere, Rusya, Avusturya ve daha sonra Almanya ve İtalya'nın rekabet hâline geldiği görülür. Adı geçen devletler, "Avrupa'nın hasta adamı" dedikleri Osmanlı'nın ölümünü çabuklaştırmak ve mirasını yağmalamak istemektedirler. Ancak Devlet-i Aliyye, izlediği denge politikasıyla 19. yüzyılda ayakta kalmayı başaracak, böylece, mirasının paylaşılması hususu da 20. yüzyıla tehir edilecektir.
Osmanlı topraklarına yönelik emperyalist emellerin yoğunlaşmasındaki en önemli faktör, zengin petrol kaynakları idi. Ve Batılı devletler, Osmanlı Devleti'yle ikili andlaşmalara giderek bazı imtiyazları elde etmişlerdi. Fakat, kendi aralarında da gizli andlaşmalar yapmış, kimin, hangi bölgede söz ve nüfuz sahibi olacağını kararlaştırmışlardı. Kâğıt üzerinde yaptıkları paylaşım, ileride gerçekleştirmeyi hedefledikleri kesin paylaşmanın sınırlarını belirtiyordu.
Rusya
Rusya, tarihi boyunca, İstanbul ve Boğazları ele geçirmek ve oradan açık denizlere çıkmak emelini taşımıştır. Birinci Dünya Savaşındaki ana hedefi de budur.
Osmanlı Devleti'nin 28 Ekim 1914'te savaşa girmesinden beş gün sonra, 2 Kasım 1914 tarihinde, Rus Çarı bir beyanname yayınlar ve özetle şöyle der:
"Bütün Rusya olarak biliyoruz ki, Osmanlı'nın bilinçsizce savaşa katılması, atalarımızın bize Karadeniz kıyılarında bir miras olarak bırakmış oldukları tarihî görevi yerine getirmek yolunu, Rusya'ya açmak suretiyle, Osmanlı'yı yıkıma götüren olayların seyrini daha çabuklaştıracaktır."
Yukarıdaki ifade gösteriyor ki; Osmanlı Devleti, savaşa katılmasa da, Rusya fırsat bulur bulmaz "tarihî görevini" yerine getirmeye çalışacaktır. Ancak, sadece Boğazlara değil, Doğu Anadolu'da hemen hemen 20 vilâyeti içine alan bir bölgeye de göz dikmişlerdir. Nitekim 1 Kasım 1914'te Doğu Beyazıt üzerinden Osmanlı sınırlarına saldırmaları ile Kafkas cephesinin açılması bunun göstergesidir. Öte yandan Rusya, 1840'lı yıllardan beri, bütün Balkan Slavlarını kendi liderliğinde birleştirme çabasındaydı. Fakat, Birinci Dünya Savaşı başlarken bu niyetini ikinci plana atmış, Boğazları esas hedef seçmiştir.
İngiltere
Göller Yöresi (Burdur, Eğridir ve Beyşehir göllerini kapsayan bölge) ve İzmir-Aydın demiryolu hattından Afyonkarahisar'a kadar olan kısım, İngiltere'nin nüfuz bölgesidir. Ayrıca, bütün Arabistan bölgesi, ilgi alanı içindedir.
İngiltere, 16. yüzyıldan itibaren, Ortadoğu üzerinden Hindistan'a uzanmak düşüncesindeydi. Bu yolu tehdit eden potansiyel tehlike Rusya'ya karşı da, Osmanlı Devleti'nin bütünlüğünü savunmayı, uzun süre dış politikasının temeli yapmıştı. Fakat, Almanya'nın "Doğuya açılma projesi" çerçevesinde, zamanla bölgede ağırlığını arttırması sonucu, 19. yüzyılın son çeyreğinde, eski politikasını terk etti. Artık, ya Osmanlı toprakları üzerinde kendi güdümünde devletler kurmak veya bu topraklara bizzat yerleşmek temayülündeydi. Nitekim, politika değişikliğinin ilk göstergesi olarak, Berlin Andlaşması'nda (1878), Rusya'ya karşı Osmanlı Devleti'ni korumak maskesi altında Kıbrıs'ı işgal etti.
Yine İngiliz nüfuz bölgesi ile ilgili olarak, Bağdat ve Musul petrollerini arama ve çıkarma hususunda, uzun görüşmelerden sonra, İngiltere ile Almanya arasında 19 Mart 1913'te bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşmaya göre, Türkiye Millî Bankası (Alman-İngiliz), Shell (İngiliz) ve Deutsche Bank (Alman) ortaklığından oluşan Osmanlı Petrol Şirketi, iki devlet arasında paylaşılıyordu. Hisselerin %75'ini İngiliz şirketi almış, %25'i de Alman Deutsche Bank'a bırakılmıştı. Daha sonra Osmanlı Devleti'ne yoğun baskı yapan iki devlet, Musul ve Bağdad bölgelerinde petrol arama imtiyazını, Birinci Dünya Savaşı'nın çıkmasından üç gün önce, 25 Haziran 1914'te almışlardır.
Almanya
İstanbul'dan Bağdad'a kadar uzanan demiryolunun iki tarafını içine alan bölge, Alman nüfuzundadır. Esasında, Osmanlı Devleti'ne karşı ikili bir politika izleyen Almanya, 18 Ocak 1871'de birliğini kurduktan sonra, Osmanlı topraklarında ve Ortadoğu'da üstün bir siyasî ve ekonomik güç olarak ortaya çıkmıştır. Bunun sonucunda, İngiltere'nin bütün engellemelerine rağmen, Osmanlı Devleti'nden 1888 yılında, Haydarpaşa-İzmit Demiryolu'nun işletme hakkını ve 27 Kasım 1899'da Haydarpaşa-Bağdad-Basra Demiryolu'nun yapımını almıştır.
"Almanya, işgalci olarak kötüdür, ama müttefik olarak daha kötüdür" diyen Avusturya atasözünü haklı çıkaracak davranışlar gösteren Alman İmparatoru Kayzer Wilhelm, İstanbul'daki büyükelçi Baron Vangenheim'a yazdığı mektuplarda şu hususu vurgulamaktadır:
"Osmanlı Devleti, çökmek üzeredir, çökecektir. İmparatorluk paylaşılacaktır. Bu paylaşmada daha az hisse sahibi olacak devlet, dünyayı kontrol imkânından mahrum olacaktır."
Almanya, bu görüşten hareketle, Osmanlı Devleti üzerindeki müessiriyetini arttıracak, legal ve illegal her yolu denemiş, özellikle Osmanlı ordusunu kontrol altına alma gayretlerini yoğunlaştırmıştır. Üstelik, kopardığı imtiyazlarla yetinmemiş, birtakım gizli anlaşmalarla, yeni menfaatler teminine çalışmıştır.
Meselâ, 15 Haziran 1914 tarihinde İngiltere ile yaptığı gizli, Bağdad Demiryolu Sözleşmesi, Osmanlı'nın Asya topraklarını, etki alanlarına bölüyordu. Buna göre, 1) Osmanlı Devleti, bütünlüğünü koruyacak olursa, Almanya, bu devlet üzerindeki üstünlüğünü koruyacak, 2) Dağılırsa, paylaşmadan payını alacaktı.
Gizli sözleşmeden, Almanya'nın dost ve müttefiki olmasına rağmen, Osmanlı Devleti'nin haberi yoktu.
İtalya ve Avusturya
Emperyalist devletlerin aralarında yaptıkları anlaşmalarla, İtalyanlara, Ege Bölgesi ve Antalya ile Konya- Kayseri çizgisine kadar İç Anadolu'yu içine alacak şekilde, sınırları tam tesbit edilmeyen bir bölge bırakılmıştı. Ayrıca, İtalyanların, Osmanlı toprakları üzerinde Banco di Roma ve Triesteli Lloyd Sigorta şirketi gibi etkili kuruluşları bulunmaktaydı.
Öte yandan, Almanya ve İngiltere'nin Anadolu'daki nüfuz bölgelerinin güneyi ile İtalyan nüfuz bölgesinin doğusunda kalan bir kesim, Avusturya nüfuz bölgesi olarak düşünülmüştür.
Fransa
Manisa-Soma-Bandırma ve Bursa-Mudanya demiryollarının geçtiği bölge ile Sivas'a kadar İç Anadolu'nun doğu-orta kesimi, Elazığ ve Mardin yöresi, Antalya'dan itibaren Lübnan'ı içine alan bölüm ve Suriye ile Kuzey Irak, Fransa'nın nüfuz bölgesidir.
Fransa, Osmanlı Devleti'nde toprak kadar, ekonomik çıkarların da peşindeydi. Bu sebeple, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra, Türkiye'nin ekonomik bağımsızlığını kolayca kabul edememiştir.
Gizli Andlaşmalar
Yukarıda izah ettiğimiz gibi, Birinci Dünya Savaşı öncesinde, emperyalist devletlerin nüfuz bölgelerini tesbit etmeleri, Osmanlı Devleti'nin paylaşılması vakti geldiğinde, düşündükleri siyasî sınırların beklentisinin göstergesidir.
Nitekim, İtilaf Devletleri, Birinci Dünya Savaşı sırasında, Osmanlı Devleti'ni nasıl paylaşacakları hususunda, gizli andlaşmalar yapmışlardır. Bunların başlıcaları şunlardır:
a) Rusya ile yapılan Boğazlar Andlaşması (18 Mart 1915),
b) İtalyan çıkarları için yapılan Londra Andlaşması (26 Nisan 1915),
c) Sykes-Picot Andlaşması (16 Mayıs 1916),
d) St. (Saint) Jean de Maurienne Andlaşması (21 Nisan 1917),
e) Balfour Deklarasyonu (2 Kasım 1917).
Boğazlar Andlaşması
Fransa, İngiltere ve Rusya arasında 18 Mart 1915 tarihinde imzalanan bu andlaşma ile, adı geçen devletler, Osmanlı Devleti'ni savaş sırasında nasıl paylaşacaklarını tesbit ettiler. Böylece Rusya, kâğıt üzerinde bile olsa, tarihî gayelerini İngiltere ve Fransa'ya kabul ettirmiş oluyordu.
28 Haziran 1914'te, Avusturya Veliahdı Prens Franz Ferdinand ve eşinin, Slav milliyetçiliğinin merkezi haline gelen Sırbistan'da öldürülmesiyle başlayan Birinci Dünya Savaşı, Rusya'yı Boğazlar ve İstanbul üzerindeki amaçlarını gerçekleştirebilme arayışlarına yöneltmiş ve öncelikle müttefikleri İngiltere ve Fransa nezdinde yoklamalara sevketmişti. Osmanlı Devleti'nin 28 Ekim 1914'te savaşa girmesi üzerine, bu husustaki faaliyetlerini arttıran Rusya'ya, 9 Kasım 1914'te, İngiltere şu cevabı veriyordu:
"Siz, Almanya ile uğraşın. Almanya ezilirse, İstanbul meselesi, Rusya'nın işine geldiği biçimde çözülecektir."
Esasında İngiltere, Rusya'nın, Boğazlar'da söz sahibi olmasını istemezdi. Fakat Almanya'nın, Yakındoğu'da artan etkisine karşı, denge arayışlarına girmek zorunda kalmıştı. Nihayet, İngiltere Savunma Komitesi'nin 1903 yılında hazırladığı "Rusya'yı Boğazlar'dan uzak tutmanın, bizim için stratejik bakımdan ve askerî çıkarlar açısından birinci derecede önemi yoktur" şeklindeki rapor, İngiltere'yi Boğazlarla ilgili Rus taleplerine daha mutedil yaklaşmaya sevketmişti. Buna karşılık, Faransa da Suriye ve Filistin'i istemekteydi.
Rusya, diplomatik teşebbüslerini sürdürürken, İngiltere ve Fransa'nın Çanakkale'ye saldırma hazırlıklarından endişeye kapıldı. Zira, başarılı olmaları halinde, Boğazlar bölgesini onların ellerinden almak güçleşirdi. Bu sebeple Rusya, 1915 Şubat ayında, iki müttefikini kendi isteklerini kabul konusunda bir anlaşmaya zorlamaya başladı. 9 Şubat 1915'de, Rus Meclisi'nin (Duma) açılış konuşmasını yapan Başbakan Goremikin'den sonra söz alan Dışişleri Bakanı Sazonof şöyle diyordu:
"Bugün içinde bulunduğumuz harb, Rusya'nın sıcak denizlere ulaşmasıyla ilgili olarak, siyasî ve ekonomik meselelerin çözümlenmesine bizi yaklaştırmıştır."
Bu arada Yunan diplomatlarınca yapılan haberleşmenin bir kısmı, Rus Dışişleri Bakanlığı tarafından ele geçirilmişti. Belgelere göre, İstanbul ve Boğazlara -Girit'te olduğu gibi- milletlerarası bir statü verildiği takdirde, Yunanistan'ın savaşa girmesi söz konusu olabilecekti.
Bunu takiben Rusya, 4 Mart 1915'te İngiltere ve Fransa'ya verdiği notada, şu taleplerini belirtmiştir:
İstanbul şehri, İstanbul ve Çanakkale Boğazları, Midye-Enez çizgisinden, Sakarya nehrinin Karadeniz'e döküldüğü yere kadar olan topraklar ve Marmara Denizi'ndeki adaların Rusya'ya verilmesi. İmroz ve Bozcaada'nın geleceğinin de, Rusya'ya danışılarak tayin edilmesi...
Rusya'nın ısrarlı baskıları, İngiltere ve Fransa'nın hoşuna gitmiyordu. Fakat, batı cephesinin yükünü azaltmak zorundaydılar ve elbette müttefiklerini kaybetmeyi göze alamazlardı. Böylece İngiltere, 12 Mart 1915'te, Fransa da 10 Nisan 1915'te kabul cevabı verdiler.
Boğazlar Andlaşması'nın bir oldubittiye getirilmesi, esasında ne İngiltere'yi ne de Fransa'yı memnun etmişti. Bu sebeple İngiltere, istenilmeyen gelişmeler karşısında, devletin askerî ve siyasî hedeflerini yeniden tesbit zorunda kalmış ve Sir Maurice de Bunsen başkanlığındaki bakanlıklar arası bir kurul, "İngiltere'nin Asya Türkiyesi'nden İstekleri" konulu raporu, 30 Haziran 1915 tarihinde Savaş Konseyi'ne sunmuştur. Gerçi, yapılan teklifler, İngiliz hükümetince tam uygulanmamıştır. Fakat bu rapor, Osmanlı Devleti'nin hangi amaçlarla, hangi oyunlarla parçalanmak istendiğini ortaya koyması ve büyük devletlerin Ortadoğu ile ilgili hesaplarının ipuçlarını, günümüzde de ışık tutacak şekilde göstermesi bakımından önem arzeder.
Ondokuzuncu yüzyıl, Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalanmanın eşiğine getiren gelişmelerle doludur. Özellikle 14 Eylül 1829 tarihinde imzalanan Edirne Andlaşması'yla bağımsız Yunanistan'ın kurulması, imparatorluk bünyesindeki diğer milletleri de aynı yönde harekete geçirmiş ve Balkanlar'da çözülmeler başlamıştır.
Bu çözülmeyle birlikte, Osmanlı topraklarının Fransa, İngiltere, Rusya, Avusturya ve daha sonra Almanya ve İtalya'nın rekabet hâline geldiği görülür. Adı geçen devletler, "Avrupa'nın hasta adamı" dedikleri Osmanlı'nın ölümünü çabuklaştırmak ve mirasını yağmalamak istemektedirler. Ancak Devlet-i Aliyye, izlediği denge politikasıyla 19. yüzyılda ayakta kalmayı başaracak, böylece, mirasının paylaşılması hususu da 20. yüzyıla tehir edilecektir.
Osmanlı topraklarına yönelik emperyalist emellerin yoğunlaşmasındaki en önemli faktör, zengin petrol kaynakları idi. Ve Batılı devletler, Osmanlı Devleti'yle ikili andlaşmalara giderek bazı imtiyazları elde etmişlerdi. Fakat, kendi aralarında da gizli andlaşmalar yapmış, kimin, hangi bölgede söz ve nüfuz sahibi olacağını kararlaştırmışlardı. Kâğıt üzerinde yaptıkları paylaşım, ileride gerçekleştirmeyi hedefledikleri kesin paylaşmanın sınırlarını belirtiyordu.
Rusya
Rusya, tarihi boyunca, İstanbul ve Boğazları ele geçirmek ve oradan açık denizlere çıkmak emelini taşımıştır. Birinci Dünya Savaşındaki ana hedefi de budur.
Osmanlı Devleti'nin 28 Ekim 1914'te savaşa girmesinden beş gün sonra, 2 Kasım 1914 tarihinde, Rus Çarı bir beyanname yayınlar ve özetle şöyle der:
"Bütün Rusya olarak biliyoruz ki, Osmanlı'nın bilinçsizce savaşa katılması, atalarımızın bize Karadeniz kıyılarında bir miras olarak bırakmış oldukları tarihî görevi yerine getirmek yolunu, Rusya'ya açmak suretiyle, Osmanlı'yı yıkıma götüren olayların seyrini daha çabuklaştıracaktır."
Yukarıdaki ifade gösteriyor ki; Osmanlı Devleti, savaşa katılmasa da, Rusya fırsat bulur bulmaz "tarihî görevini" yerine getirmeye çalışacaktır. Ancak, sadece Boğazlara değil, Doğu Anadolu'da hemen hemen 20 vilâyeti içine alan bir bölgeye de göz dikmişlerdir. Nitekim 1 Kasım 1914'te Doğu Beyazıt üzerinden Osmanlı sınırlarına saldırmaları ile Kafkas cephesinin açılması bunun göstergesidir. Öte yandan Rusya, 1840'lı yıllardan beri, bütün Balkan Slavlarını kendi liderliğinde birleştirme çabasındaydı. Fakat, Birinci Dünya Savaşı başlarken bu niyetini ikinci plana atmış, Boğazları esas hedef seçmiştir.
İngiltere
Göller Yöresi (Burdur, Eğridir ve Beyşehir göllerini kapsayan bölge) ve İzmir-Aydın demiryolu hattından Afyonkarahisar'a kadar olan kısım, İngiltere'nin nüfuz bölgesidir. Ayrıca, bütün Arabistan bölgesi, ilgi alanı içindedir.
İngiltere, 16. yüzyıldan itibaren, Ortadoğu üzerinden Hindistan'a uzanmak düşüncesindeydi. Bu yolu tehdit eden potansiyel tehlike Rusya'ya karşı da, Osmanlı Devleti'nin bütünlüğünü savunmayı, uzun süre dış politikasının temeli yapmıştı. Fakat, Almanya'nın "Doğuya açılma projesi" çerçevesinde, zamanla bölgede ağırlığını arttırması sonucu, 19. yüzyılın son çeyreğinde, eski politikasını terk etti. Artık, ya Osmanlı toprakları üzerinde kendi güdümünde devletler kurmak veya bu topraklara bizzat yerleşmek temayülündeydi. Nitekim, politika değişikliğinin ilk göstergesi olarak, Berlin Andlaşması'nda (1878), Rusya'ya karşı Osmanlı Devleti'ni korumak maskesi altında Kıbrıs'ı işgal etti.
Yine İngiliz nüfuz bölgesi ile ilgili olarak, Bağdat ve Musul petrollerini arama ve çıkarma hususunda, uzun görüşmelerden sonra, İngiltere ile Almanya arasında 19 Mart 1913'te bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşmaya göre, Türkiye Millî Bankası (Alman-İngiliz), Shell (İngiliz) ve Deutsche Bank (Alman) ortaklığından oluşan Osmanlı Petrol Şirketi, iki devlet arasında paylaşılıyordu. Hisselerin %75'ini İngiliz şirketi almış, %25'i de Alman Deutsche Bank'a bırakılmıştı. Daha sonra Osmanlı Devleti'ne yoğun baskı yapan iki devlet, Musul ve Bağdad bölgelerinde petrol arama imtiyazını, Birinci Dünya Savaşı'nın çıkmasından üç gün önce, 25 Haziran 1914'te almışlardır.
Almanya
İstanbul'dan Bağdad'a kadar uzanan demiryolunun iki tarafını içine alan bölge, Alman nüfuzundadır. Esasında, Osmanlı Devleti'ne karşı ikili bir politika izleyen Almanya, 18 Ocak 1871'de birliğini kurduktan sonra, Osmanlı topraklarında ve Ortadoğu'da üstün bir siyasî ve ekonomik güç olarak ortaya çıkmıştır. Bunun sonucunda, İngiltere'nin bütün engellemelerine rağmen, Osmanlı Devleti'nden 1888 yılında, Haydarpaşa-İzmit Demiryolu'nun işletme hakkını ve 27 Kasım 1899'da Haydarpaşa-Bağdad-Basra Demiryolu'nun yapımını almıştır.
"Almanya, işgalci olarak kötüdür, ama müttefik olarak daha kötüdür" diyen Avusturya atasözünü haklı çıkaracak davranışlar gösteren Alman İmparatoru Kayzer Wilhelm, İstanbul'daki büyükelçi Baron Vangenheim'a yazdığı mektuplarda şu hususu vurgulamaktadır:
"Osmanlı Devleti, çökmek üzeredir, çökecektir. İmparatorluk paylaşılacaktır. Bu paylaşmada daha az hisse sahibi olacak devlet, dünyayı kontrol imkânından mahrum olacaktır."
Almanya, bu görüşten hareketle, Osmanlı Devleti üzerindeki müessiriyetini arttıracak, legal ve illegal her yolu denemiş, özellikle Osmanlı ordusunu kontrol altına alma gayretlerini yoğunlaştırmıştır. Üstelik, kopardığı imtiyazlarla yetinmemiş, birtakım gizli anlaşmalarla, yeni menfaatler teminine çalışmıştır.
Meselâ, 15 Haziran 1914 tarihinde İngiltere ile yaptığı gizli, Bağdad Demiryolu Sözleşmesi, Osmanlı'nın Asya topraklarını, etki alanlarına bölüyordu. Buna göre, 1) Osmanlı Devleti, bütünlüğünü koruyacak olursa, Almanya, bu devlet üzerindeki üstünlüğünü koruyacak, 2) Dağılırsa, paylaşmadan payını alacaktı.
Gizli sözleşmeden, Almanya'nın dost ve müttefiki olmasına rağmen, Osmanlı Devleti'nin haberi yoktu.
İtalya ve Avusturya
Emperyalist devletlerin aralarında yaptıkları anlaşmalarla, İtalyanlara, Ege Bölgesi ve Antalya ile Konya- Kayseri çizgisine kadar İç Anadolu'yu içine alacak şekilde, sınırları tam tesbit edilmeyen bir bölge bırakılmıştı. Ayrıca, İtalyanların, Osmanlı toprakları üzerinde Banco di Roma ve Triesteli Lloyd Sigorta şirketi gibi etkili kuruluşları bulunmaktaydı.
Öte yandan, Almanya ve İngiltere'nin Anadolu'daki nüfuz bölgelerinin güneyi ile İtalyan nüfuz bölgesinin doğusunda kalan bir kesim, Avusturya nüfuz bölgesi olarak düşünülmüştür.
Fransa
Manisa-Soma-Bandırma ve Bursa-Mudanya demiryollarının geçtiği bölge ile Sivas'a kadar İç Anadolu'nun doğu-orta kesimi, Elazığ ve Mardin yöresi, Antalya'dan itibaren Lübnan'ı içine alan bölüm ve Suriye ile Kuzey Irak, Fransa'nın nüfuz bölgesidir.
Fransa, Osmanlı Devleti'nde toprak kadar, ekonomik çıkarların da peşindeydi. Bu sebeple, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra, Türkiye'nin ekonomik bağımsızlığını kolayca kabul edememiştir.
Gizli Andlaşmalar
Yukarıda izah ettiğimiz gibi, Birinci Dünya Savaşı öncesinde, emperyalist devletlerin nüfuz bölgelerini tesbit etmeleri, Osmanlı Devleti'nin paylaşılması vakti geldiğinde, düşündükleri siyasî sınırların beklentisinin göstergesidir.
Nitekim, İtilaf Devletleri, Birinci Dünya Savaşı sırasında, Osmanlı Devleti'ni nasıl paylaşacakları hususunda, gizli andlaşmalar yapmışlardır. Bunların başlıcaları şunlardır:
a) Rusya ile yapılan Boğazlar Andlaşması (18 Mart 1915),
b) İtalyan çıkarları için yapılan Londra Andlaşması (26 Nisan 1915),
c) Sykes-Picot Andlaşması (16 Mayıs 1916),
d) St. (Saint) Jean de Maurienne Andlaşması (21 Nisan 1917),
e) Balfour Deklarasyonu (2 Kasım 1917).
Boğazlar Andlaşması
Fransa, İngiltere ve Rusya arasında 18 Mart 1915 tarihinde imzalanan bu andlaşma ile, adı geçen devletler, Osmanlı Devleti'ni savaş sırasında nasıl paylaşacaklarını tesbit ettiler. Böylece Rusya, kâğıt üzerinde bile olsa, tarihî gayelerini İngiltere ve Fransa'ya kabul ettirmiş oluyordu.
28 Haziran 1914'te, Avusturya Veliahdı Prens Franz Ferdinand ve eşinin, Slav milliyetçiliğinin merkezi haline gelen Sırbistan'da öldürülmesiyle başlayan Birinci Dünya Savaşı, Rusya'yı Boğazlar ve İstanbul üzerindeki amaçlarını gerçekleştirebilme arayışlarına yöneltmiş ve öncelikle müttefikleri İngiltere ve Fransa nezdinde yoklamalara sevketmişti. Osmanlı Devleti'nin 28 Ekim 1914'te savaşa girmesi üzerine, bu husustaki faaliyetlerini arttıran Rusya'ya, 9 Kasım 1914'te, İngiltere şu cevabı veriyordu:
"Siz, Almanya ile uğraşın. Almanya ezilirse, İstanbul meselesi, Rusya'nın işine geldiği biçimde çözülecektir."
Esasında İngiltere, Rusya'nın, Boğazlar'da söz sahibi olmasını istemezdi. Fakat Almanya'nın, Yakındoğu'da artan etkisine karşı, denge arayışlarına girmek zorunda kalmıştı. Nihayet, İngiltere Savunma Komitesi'nin 1903 yılında hazırladığı "Rusya'yı Boğazlar'dan uzak tutmanın, bizim için stratejik bakımdan ve askerî çıkarlar açısından birinci derecede önemi yoktur" şeklindeki rapor, İngiltere'yi Boğazlarla ilgili Rus taleplerine daha mutedil yaklaşmaya sevketmişti. Buna karşılık, Faransa da Suriye ve Filistin'i istemekteydi.
Rusya, diplomatik teşebbüslerini sürdürürken, İngiltere ve Fransa'nın Çanakkale'ye saldırma hazırlıklarından endişeye kapıldı. Zira, başarılı olmaları halinde, Boğazlar bölgesini onların ellerinden almak güçleşirdi. Bu sebeple Rusya, 1915 Şubat ayında, iki müttefikini kendi isteklerini kabul konusunda bir anlaşmaya zorlamaya başladı. 9 Şubat 1915'de, Rus Meclisi'nin (Duma) açılış konuşmasını yapan Başbakan Goremikin'den sonra söz alan Dışişleri Bakanı Sazonof şöyle diyordu:
"Bugün içinde bulunduğumuz harb, Rusya'nın sıcak denizlere ulaşmasıyla ilgili olarak, siyasî ve ekonomik meselelerin çözümlenmesine bizi yaklaştırmıştır."
Bu arada Yunan diplomatlarınca yapılan haberleşmenin bir kısmı, Rus Dışişleri Bakanlığı tarafından ele geçirilmişti. Belgelere göre, İstanbul ve Boğazlara -Girit'te olduğu gibi- milletlerarası bir statü verildiği takdirde, Yunanistan'ın savaşa girmesi söz konusu olabilecekti.
Bunu takiben Rusya, 4 Mart 1915'te İngiltere ve Fransa'ya verdiği notada, şu taleplerini belirtmiştir:
İstanbul şehri, İstanbul ve Çanakkale Boğazları, Midye-Enez çizgisinden, Sakarya nehrinin Karadeniz'e döküldüğü yere kadar olan topraklar ve Marmara Denizi'ndeki adaların Rusya'ya verilmesi. İmroz ve Bozcaada'nın geleceğinin de, Rusya'ya danışılarak tayin edilmesi...
Rusya'nın ısrarlı baskıları, İngiltere ve Fransa'nın hoşuna gitmiyordu. Fakat, batı cephesinin yükünü azaltmak zorundaydılar ve elbette müttefiklerini kaybetmeyi göze alamazlardı. Böylece İngiltere, 12 Mart 1915'te, Fransa da 10 Nisan 1915'te kabul cevabı verdiler.
Boğazlar Andlaşması'nın bir oldubittiye getirilmesi, esasında ne İngiltere'yi ne de Fransa'yı memnun etmişti. Bu sebeple İngiltere, istenilmeyen gelişmeler karşısında, devletin askerî ve siyasî hedeflerini yeniden tesbit zorunda kalmış ve Sir Maurice de Bunsen başkanlığındaki bakanlıklar arası bir kurul, "İngiltere'nin Asya Türkiyesi'nden İstekleri" konulu raporu, 30 Haziran 1915 tarihinde Savaş Konseyi'ne sunmuştur. Gerçi, yapılan teklifler, İngiliz hükümetince tam uygulanmamıştır. Fakat bu rapor, Osmanlı Devleti'nin hangi amaçlarla, hangi oyunlarla parçalanmak istendiğini ortaya koyması ve büyük devletlerin Ortadoğu ile ilgili hesaplarının ipuçlarını, günümüzde de ışık tutacak şekilde göstermesi bakımından önem arzeder.
Fatih Sultan Mehmet'in İnsan Hakları Ahidnamesi
Fatih Sultan Mehmet, Bosnayı fethettiği zaman Osmanlı devlet politikasının sonucu olarak bölge halkına dini serbestiyest getirmiştir. Fatih Sultan Mehmet'in buradaki latin papazlarına verdiği 883 (1478) tarihli ferman suretinde;
"Nişanı-ı hümayun şu ki Ben ki Sultan Mehmed Han'ım; üst ve alt tabakada bulunan bütün halk tarafından şu şekilde bilinsin ki, bu fermanı taşıyan Bosna rahiplerine lütufta bulunup şu hususları buyurdum: Sözkonusu rahiplere ve kiliselerine hiçkimse tarafından engel olunmayıp rahatsızlık verilmeyecektir. Bunlardan gerek ihtiyatsızca memleketimde duranlara ve gerekse kaçanlara emn ü aman olsun ki, memleketimize gelip korkusuzca sakin olsunlar ve kiliselerinde yerleşsinler; ne ben, ne vezirlerim ne de halkım tarafından hiç kimse bunlara herhangi bir şekilde karışıp incitmeyecektir. Kendilerine, canlarına, mallarına, kiliselerine ve dışardan memleketimize getirecekleri kimselere yeri ve göğü yaratna Allah hakkı için, Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) hakkı için, yedi Mushaf hakkı için, yüz yirmi dört bin peygamber hakkı için ve kuşandığım kılıç için en ağır yemin ile yemin ederim ki, yukarda belirtilen hususlara söz konusu rahipler benim hizmetime ve benim emrime itaatkâr oldukları sürece hiç kimse tarafından muhalefet edilmeyecektir."
Bu ferman suretinde de görüldüğü gibi azınlıklar tam bir hürriyet ortamı içinde hayatlarını sürdürmüşlerdir.

"Nişanı-ı hümayun şu ki Ben ki Sultan Mehmed Han'ım; üst ve alt tabakada bulunan bütün halk tarafından şu şekilde bilinsin ki, bu fermanı taşıyan Bosna rahiplerine lütufta bulunup şu hususları buyurdum: Sözkonusu rahiplere ve kiliselerine hiçkimse tarafından engel olunmayıp rahatsızlık verilmeyecektir. Bunlardan gerek ihtiyatsızca memleketimde duranlara ve gerekse kaçanlara emn ü aman olsun ki, memleketimize gelip korkusuzca sakin olsunlar ve kiliselerinde yerleşsinler; ne ben, ne vezirlerim ne de halkım tarafından hiç kimse bunlara herhangi bir şekilde karışıp incitmeyecektir. Kendilerine, canlarına, mallarına, kiliselerine ve dışardan memleketimize getirecekleri kimselere yeri ve göğü yaratna Allah hakkı için, Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) hakkı için, yedi Mushaf hakkı için, yüz yirmi dört bin peygamber hakkı için ve kuşandığım kılıç için en ağır yemin ile yemin ederim ki, yukarda belirtilen hususlara söz konusu rahipler benim hizmetime ve benim emrime itaatkâr oldukları sürece hiç kimse tarafından muhalefet edilmeyecektir."
Bu ferman suretinde de görüldüğü gibi azınlıklar tam bir hürriyet ortamı içinde hayatlarını sürdürmüşlerdir.
2 Hükümdar İçin 1 Dünya Az
Zekî ve güçlü kumandan Yavuz, 10 Eylül 1517’de Kahire’den İstanbul’a dönerken:
"Gönül ister ki, Afrika’nın kuzeyinden Endülüs’e çıkayım ve sonra Balkanlar üzerinden tekrar İstanbul’a döneyim!" diyerek doyumsuz fetih arzusunu dile getirirken, gerçek bir müslümanın ufkunu ortaya koymuş oluyordu.
Cihangir Padişâh, bir gün Yeryüzü’nün genişliğini merak etmişti. O’na bir Dünya Haritası getirdiler. Hayret ve istihfafla baktı ve:
"Bir hükümdar için eh, neyse!.. Ama iki hükümdar için az!" diyerek, haritayı atının ayaklarının altına attı. Ve atını şaha kaldırdı.
Bu manzara, Yavuz’un mağrûrluğunu değil, rûhunda taşıdığı cihad aşkının haşmetli şahlanışını ifade eder...
Büyük şair Yahya Kemâl, O’nun bu doyumsuz cihad meylini:
Sultan Selîm-i Evvel’i ram etmeyip ecel;
Fethetmeliydi alemi şan-ı Muhammedi! mısrâları ile ebedîleştirmiştir.
Büyük cengaver Hünkar, Osmanlı toprağını, bugünkü Türkiye’nin tam beş katı artırarak, 4.182.000 km2 genişletti. Mısır ve Arabistan yarımadası Osmanlı hakimiyetine geçti. Hind Okyanusu’na kadar inildi. Kuzey Afrika hakimiyeti ile Osmanlı hududu Atlas Okyanusu’na dayandırıldı. Hicaz ve Ortadoğu ülkeleri Osmanlı hizmetine açıldı. Mübarek ve mukaddes emanetler, İstanbul’a getirilerek İstanbul, şeref ve izzet kazandı. Bunlar, Topkapı Sarayı’nda mahsus bir hücreye konularak burada yirmi dört saat kesintisiz Kur’an-ı Kerîm okunması için kırk hafız tayin edildi, ilk Kur’an-ı Kerîm’i okuyan da Yavuz’un kendisi oldu.
Şunu unutmamak gerekir ki, maddî ve zahirî azamet ve ihtişamın temel saiki, maneviyat alemindeki sır ve hikmetlere riayettir. Osmanlı İmparatorluğu’nun, hiç bir İslam devletine nasîb olmayan altı yüz küsür senelik ihtişamı, asıl maneviyata verdiği ehemmiyetten kaynaklanmıştır. Osman Gazî’nin meşhur bir rivayete göre, misafir kaldığı bir evde, odada Kur’an-ı Kerîm bulunması sebebiyle geceleyin ayağını uzatıp yatmaması; Yavuz Sultan Selîm Han’ın mukaddes emanetleri böyle büyük bir tazim ile İstanbul’a getirip, kırk hafız tayin ederek onların basında asırlarca sürecek bir surette inkıtasız (kesintisiz) olarak Kur’an-ı Kerîm okutması, Osmanlı Devleti’nin dillere destan büyüklüğünün temel saiklerindendir.
Allah (c.c.), kendisine, peygamberlerine ve velîlerine hürmet ve tazimde bulunanları abad eylemiş, onların dahil oldukları topluma daima rahmet indirmiştir.
Yavuz, 25 Temmuz 1518’de Mısır’dan İstanbul’a dönmek üzere hareket etti. Yolda Şam’a uğrayıp kabrini yaptırdığı Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin türbe ve camiini merasimle açtı. Türbedar ise, keşfî bir sunûhât ile sessizce yanındakilere, Sultan Selîm Han’ın artık fazla yaşamayacağını ifade etti.
Adana civarında şiddetli bir yağmura tutuldular. Her yer çamur deryası olmuştu. Selîm Han, Şeyhülislam Kemal Paşazade ile yan yana at üstünde sohbet ederek gidiyorlardı. Birden Şeyhülislamın atı ürktü ve ürken atın ayağından çıkan çamur, Yavuz’un üstünü baştan başa boyadı.
Kemal Paşazade çok üzüldü. Rengi attı. Yavuz, O’na dönerek mütebessim bir çehre ile:
"Ulemanın atının ayağından sıçrayıp bizi boyayan çamur, bizim için şerefdir. Mübarekdir. Bu çamurlu kaftanı, ben ölünce sandukamın üzerine kapatın!" buyurdu.
Bu hadise, Yavuz’un alim ve ariflere gösterdiği hürmet ve tazimi ne güzel ifade eder.(1)
İstanbul’a dönüşte Üsküdar’a gündüz vasıl olmuşlardı. Yavuz, İstanbul halkının, kendisine büyük bir tezahürat yapacağını haber aldığından arkadaşı Hasan Can’a:
"Hava kararsın, herkes evlerine donsun, sokaklar boşalsın, ben ondan sonra İstanbul’a gireyim. Fanilerin alkışları, zafer takları ve iltifatları bizi nefsimize mağrur edip yere sermesin!.." dedi.
Müteakiben, İstanbul’a gelen Mısır uleması ile Osmanlı uleması, Yavuz’un "halîfe" olmasını kararlaştırdılar. Daha sonra halîfe III. Mütevekkil, Ayasofya Camiinde minbere çıkarak Yavuz’un hilafetim i’lan etti. Hırkasını çıkararak Yavuz’a giydirdi.
Bundan sonra Osmanlı padişahlarına, sultanlık unvanı île beraber "halîfe" sıfatı da verildi. Silsileler halinde gelen büyük zaferler île mukaddes ve mübarek emanetlere nail olmanın hazzı ve şükür hissi içinde olan cihangir Sultan Yavuz, Pîrî Paşa île bir gün sohbet ederlerken:
"Allah’ın izni île büyük fütûhatlarda bulunduk. Hadimü ’l-Haremeyn ünvanına kavuştuk. Allah bize her zaman ve her mekan da zafer lutfetti. Hazînelerimiz lebaleb altın île doldu. Şimdiden sonra bu devlet yıkılır mı?" diye sorar.
Pîrî Paşa şöyle cevap verir:
"Hakanım, bu hal, bu ruh, bu azim ve bu teslimiyetle bu devlet kolay kolay yıkılmaz! Lakin torunlarınızın zamanında Rabbın ihsan ettiği mükafatların, nimetlerin şükrü eda edilmez, emanetlere sahib olunmaz ve hak tevzî edilmez ise, yıkılır. En çok şu üç şeyden endîşe ederim.
1. Sadrazamlık makamı, liyakatlere göre verilmez, menfaat karşılığı olarak cahil ve ahmakların eline geçerse,
2. Dünya malı, kalpleri işgal eder rüşvet kapısı açılır, her türlü mel’anet akçe île gerçekleşir ve bu yüzden makamlar ehliyetsizlere verilirse,
3. Devlet adamları, hanımlarının tesiri altında kalır, ve idarede onların da te’siri olmaya başlarsa;
bu devlet yavaş yavaş yıkılmaya yüz tutar.
Pîrî Paşa’nın bu sözleri üzerine celâdetli Padişâh, bir müddet sûkûttan sonra:
"Rabbim bizleri böyle bir akıbete duçar olmaktan korusun!.." diye dua etti.
Sanki Pîrî Paşa bu ifadeleri île bir tarih felsefesinin değerlendirmesini yapıyor ve istikbalde meydana gelecek hallerin işaretlerini veriyordu. Adeta, gerileme devrinin farik sebeplerini îzah ediyor ve gelecekten haber veriyordu.
Yavuz Sultan Selim Han’ın devrinin ahlakî yüceliğini gösteren pek çok vak’a vardır. Mısır’a giderken ordu-yi hümayunun Gebze yakınlarından geçtiği yerler, hep bağlık-bahçelikti. Sultan Selîm Han:
"Acaba askerlerim, sahibinden müsaadesiz üzüm ve elma koparıp yediler mi?!.."diye düşüncelere daldı. Sonra yeniçeri ağasını huzûruna çağırttı.
"Ağa emrimdir;
Bütün yeniçeri, sipahi ve azap askerlerinim heybeleri yoklansın! Heybesinde bir elma veya bir üzüm salkımı çıkan asker derhal huzûruma getirilsin!" diye emretti.
Yeniçeri ağası, derhal harekete geçerek heybeleri araştırdı. Daha sonra sultanın huzûruna gelerek:
"Sultanım koparılmış hiç bir elma ve meyve izine rastlamadık!.." dedi.
Bu habere Yavuz, çok sevindi. Üzerindeki ağırlık ve zihnindeki düşünceler kalktı. Sonra ellerini açarak:
"Allah’ım!
Sana sonsuz hamd ü senalar olsun! Bana haram yemeyen bir ordu ihsan eyledin!.." diyerek dua etti ve ağaya:
"Şayet askerlerim izinsiz meyve koparmış olsalardı, Mısır seferinden vazgeçerdim. Çünkü, haram yiyen bir ordu ile beldelerin fethi mümkün olmaz!.." dedi.
Cengaver Sultan, çok mütevazî yaşadı. Bir gün oğlu Süleyman’ı (Kanûnî’yi) çok süslü görünce, nükteli bir şekilde:
"Oğlum, o kadar süslenmişsin ki, annene giyecek bir şey bırakmamışsın!.." dedi.
Her öğün tek çeşit yemek yerdi. Ağaçtan tabak kullanırdı.
Dindar, mütevazî ve gururdan arî idi. Kuvvet ve kudretin, Allah’a mahsus olduğunu, kendisinin ise, zafer için bir vasıtadan ibaret bulunduğunu söylerdi. Nefs engelini aşamamanın korku ve endîşesi içinde yaşardı.
Yavuz’u, o korkunç Sîna çölünde bir arslan; Mısır’a girişte mütevazî, gözü yaşlı, şükreden bir mü’min; Üsküdar’da kendisini bir nefs muhasebesiyle yönlendiren ilahî ve derûnî lezzetlere müstağrak bir derviş olarak görüyoruz. Hasan Can’a şu mısraları okuyordu:
"Padişâh-ı alem olmak bir kuru kavga imiş;
Bir velîye bende olmak cümleden a’la imiş!.."
1520’de Yavuz Selîm, yeni sefere hazırlanmak için Edirne’ye gidiyordu. Babasının vefat ettiği Uğraş Köyü’ne gelmişti. Orada sırtında çıkan bir sivilceyi, îkazlara rağmen:
"Benim canım kadınlarınki gibi tatlı değil!." diyerek kopardı. Kanattı.
Bu hadiseyi nedîmi olan Hasan Can şu şekilde anlatır:
’Sırtında şîrpençe adı verilen bir çıban çıkmıştı. Çıban, kısa zamanda büyüdü bir delik haline geldi. Yaranın içinden Yavuz’un ciğerini görüyorduk. Kendisi çok muzdaripti. Yaralı bir arslan gibiydi. Aczi, bir türlü kabullenemiyordu. Cengaverlerine taktik ve talimatlarına devam ediyordu. Yanına yaklaştım:
’Padişâhım, artık Allah Teala île beraber olmak zamanınız herhalde geldi’ dedim.
Koca sultan döndü, yüzüme hayretle baktı:
"Hasan!.. Sen beni bu ana kadar kiminle zannediyordun?... Bana bir Yasîn oku!" dedi.
Ve Yasîn’in son kelimesi olan "ve ileyhi turceûn!.." ile rûhunu Rabbine teslîm etti.
Sekiz senelik saltanatı boyunca kazandığı muazzam zaferler, dünyaya aid şanlar şerefler, fanîlerin iltifatları, kendisini sekre sürükleyip mağlûb edemedi.
620 sene içindeki sekiz senelik Yavuz devri, vakti kısa, fakat gölgesi uzun ikindi zamanına benzetilir.
Kanûnî’nin başarılarının sırrını babasının kendisine bıraktığı, kolay kolay sarsılmaz kuvvetli maddî ve manevî mîrasın içinde aramak lazımdır.
Rahmetullahî Aleyh!.....
"Gönül ister ki, Afrika’nın kuzeyinden Endülüs’e çıkayım ve sonra Balkanlar üzerinden tekrar İstanbul’a döneyim!" diyerek doyumsuz fetih arzusunu dile getirirken, gerçek bir müslümanın ufkunu ortaya koymuş oluyordu.
Cihangir Padişâh, bir gün Yeryüzü’nün genişliğini merak etmişti. O’na bir Dünya Haritası getirdiler. Hayret ve istihfafla baktı ve:
"Bir hükümdar için eh, neyse!.. Ama iki hükümdar için az!" diyerek, haritayı atının ayaklarının altına attı. Ve atını şaha kaldırdı.
Bu manzara, Yavuz’un mağrûrluğunu değil, rûhunda taşıdığı cihad aşkının haşmetli şahlanışını ifade eder...
Büyük şair Yahya Kemâl, O’nun bu doyumsuz cihad meylini:
Sultan Selîm-i Evvel’i ram etmeyip ecel;
Fethetmeliydi alemi şan-ı Muhammedi! mısrâları ile ebedîleştirmiştir.
Büyük cengaver Hünkar, Osmanlı toprağını, bugünkü Türkiye’nin tam beş katı artırarak, 4.182.000 km2 genişletti. Mısır ve Arabistan yarımadası Osmanlı hakimiyetine geçti. Hind Okyanusu’na kadar inildi. Kuzey Afrika hakimiyeti ile Osmanlı hududu Atlas Okyanusu’na dayandırıldı. Hicaz ve Ortadoğu ülkeleri Osmanlı hizmetine açıldı. Mübarek ve mukaddes emanetler, İstanbul’a getirilerek İstanbul, şeref ve izzet kazandı. Bunlar, Topkapı Sarayı’nda mahsus bir hücreye konularak burada yirmi dört saat kesintisiz Kur’an-ı Kerîm okunması için kırk hafız tayin edildi, ilk Kur’an-ı Kerîm’i okuyan da Yavuz’un kendisi oldu.
Şunu unutmamak gerekir ki, maddî ve zahirî azamet ve ihtişamın temel saiki, maneviyat alemindeki sır ve hikmetlere riayettir. Osmanlı İmparatorluğu’nun, hiç bir İslam devletine nasîb olmayan altı yüz küsür senelik ihtişamı, asıl maneviyata verdiği ehemmiyetten kaynaklanmıştır. Osman Gazî’nin meşhur bir rivayete göre, misafir kaldığı bir evde, odada Kur’an-ı Kerîm bulunması sebebiyle geceleyin ayağını uzatıp yatmaması; Yavuz Sultan Selîm Han’ın mukaddes emanetleri böyle büyük bir tazim ile İstanbul’a getirip, kırk hafız tayin ederek onların basında asırlarca sürecek bir surette inkıtasız (kesintisiz) olarak Kur’an-ı Kerîm okutması, Osmanlı Devleti’nin dillere destan büyüklüğünün temel saiklerindendir.
Allah (c.c.), kendisine, peygamberlerine ve velîlerine hürmet ve tazimde bulunanları abad eylemiş, onların dahil oldukları topluma daima rahmet indirmiştir.
Yavuz, 25 Temmuz 1518’de Mısır’dan İstanbul’a dönmek üzere hareket etti. Yolda Şam’a uğrayıp kabrini yaptırdığı Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin türbe ve camiini merasimle açtı. Türbedar ise, keşfî bir sunûhât ile sessizce yanındakilere, Sultan Selîm Han’ın artık fazla yaşamayacağını ifade etti.
Adana civarında şiddetli bir yağmura tutuldular. Her yer çamur deryası olmuştu. Selîm Han, Şeyhülislam Kemal Paşazade ile yan yana at üstünde sohbet ederek gidiyorlardı. Birden Şeyhülislamın atı ürktü ve ürken atın ayağından çıkan çamur, Yavuz’un üstünü baştan başa boyadı.
Kemal Paşazade çok üzüldü. Rengi attı. Yavuz, O’na dönerek mütebessim bir çehre ile:
"Ulemanın atının ayağından sıçrayıp bizi boyayan çamur, bizim için şerefdir. Mübarekdir. Bu çamurlu kaftanı, ben ölünce sandukamın üzerine kapatın!" buyurdu.
Bu hadise, Yavuz’un alim ve ariflere gösterdiği hürmet ve tazimi ne güzel ifade eder.(1)
İstanbul’a dönüşte Üsküdar’a gündüz vasıl olmuşlardı. Yavuz, İstanbul halkının, kendisine büyük bir tezahürat yapacağını haber aldığından arkadaşı Hasan Can’a:
"Hava kararsın, herkes evlerine donsun, sokaklar boşalsın, ben ondan sonra İstanbul’a gireyim. Fanilerin alkışları, zafer takları ve iltifatları bizi nefsimize mağrur edip yere sermesin!.." dedi.
Müteakiben, İstanbul’a gelen Mısır uleması ile Osmanlı uleması, Yavuz’un "halîfe" olmasını kararlaştırdılar. Daha sonra halîfe III. Mütevekkil, Ayasofya Camiinde minbere çıkarak Yavuz’un hilafetim i’lan etti. Hırkasını çıkararak Yavuz’a giydirdi.
Bundan sonra Osmanlı padişahlarına, sultanlık unvanı île beraber "halîfe" sıfatı da verildi. Silsileler halinde gelen büyük zaferler île mukaddes ve mübarek emanetlere nail olmanın hazzı ve şükür hissi içinde olan cihangir Sultan Yavuz, Pîrî Paşa île bir gün sohbet ederlerken:
"Allah’ın izni île büyük fütûhatlarda bulunduk. Hadimü ’l-Haremeyn ünvanına kavuştuk. Allah bize her zaman ve her mekan da zafer lutfetti. Hazînelerimiz lebaleb altın île doldu. Şimdiden sonra bu devlet yıkılır mı?" diye sorar.
Pîrî Paşa şöyle cevap verir:
"Hakanım, bu hal, bu ruh, bu azim ve bu teslimiyetle bu devlet kolay kolay yıkılmaz! Lakin torunlarınızın zamanında Rabbın ihsan ettiği mükafatların, nimetlerin şükrü eda edilmez, emanetlere sahib olunmaz ve hak tevzî edilmez ise, yıkılır. En çok şu üç şeyden endîşe ederim.
1. Sadrazamlık makamı, liyakatlere göre verilmez, menfaat karşılığı olarak cahil ve ahmakların eline geçerse,
2. Dünya malı, kalpleri işgal eder rüşvet kapısı açılır, her türlü mel’anet akçe île gerçekleşir ve bu yüzden makamlar ehliyetsizlere verilirse,
3. Devlet adamları, hanımlarının tesiri altında kalır, ve idarede onların da te’siri olmaya başlarsa;
bu devlet yavaş yavaş yıkılmaya yüz tutar.
Pîrî Paşa’nın bu sözleri üzerine celâdetli Padişâh, bir müddet sûkûttan sonra:
"Rabbim bizleri böyle bir akıbete duçar olmaktan korusun!.." diye dua etti.
Sanki Pîrî Paşa bu ifadeleri île bir tarih felsefesinin değerlendirmesini yapıyor ve istikbalde meydana gelecek hallerin işaretlerini veriyordu. Adeta, gerileme devrinin farik sebeplerini îzah ediyor ve gelecekten haber veriyordu.
Yavuz Sultan Selim Han’ın devrinin ahlakî yüceliğini gösteren pek çok vak’a vardır. Mısır’a giderken ordu-yi hümayunun Gebze yakınlarından geçtiği yerler, hep bağlık-bahçelikti. Sultan Selîm Han:
"Acaba askerlerim, sahibinden müsaadesiz üzüm ve elma koparıp yediler mi?!.."diye düşüncelere daldı. Sonra yeniçeri ağasını huzûruna çağırttı.
"Ağa emrimdir;
Bütün yeniçeri, sipahi ve azap askerlerinim heybeleri yoklansın! Heybesinde bir elma veya bir üzüm salkımı çıkan asker derhal huzûruma getirilsin!" diye emretti.
Yeniçeri ağası, derhal harekete geçerek heybeleri araştırdı. Daha sonra sultanın huzûruna gelerek:
"Sultanım koparılmış hiç bir elma ve meyve izine rastlamadık!.." dedi.
Bu habere Yavuz, çok sevindi. Üzerindeki ağırlık ve zihnindeki düşünceler kalktı. Sonra ellerini açarak:
"Allah’ım!
Sana sonsuz hamd ü senalar olsun! Bana haram yemeyen bir ordu ihsan eyledin!.." diyerek dua etti ve ağaya:
"Şayet askerlerim izinsiz meyve koparmış olsalardı, Mısır seferinden vazgeçerdim. Çünkü, haram yiyen bir ordu ile beldelerin fethi mümkün olmaz!.." dedi.
Cengaver Sultan, çok mütevazî yaşadı. Bir gün oğlu Süleyman’ı (Kanûnî’yi) çok süslü görünce, nükteli bir şekilde:
"Oğlum, o kadar süslenmişsin ki, annene giyecek bir şey bırakmamışsın!.." dedi.
Her öğün tek çeşit yemek yerdi. Ağaçtan tabak kullanırdı.
Dindar, mütevazî ve gururdan arî idi. Kuvvet ve kudretin, Allah’a mahsus olduğunu, kendisinin ise, zafer için bir vasıtadan ibaret bulunduğunu söylerdi. Nefs engelini aşamamanın korku ve endîşesi içinde yaşardı.
Yavuz’u, o korkunç Sîna çölünde bir arslan; Mısır’a girişte mütevazî, gözü yaşlı, şükreden bir mü’min; Üsküdar’da kendisini bir nefs muhasebesiyle yönlendiren ilahî ve derûnî lezzetlere müstağrak bir derviş olarak görüyoruz. Hasan Can’a şu mısraları okuyordu:
"Padişâh-ı alem olmak bir kuru kavga imiş;
Bir velîye bende olmak cümleden a’la imiş!.."
1520’de Yavuz Selîm, yeni sefere hazırlanmak için Edirne’ye gidiyordu. Babasının vefat ettiği Uğraş Köyü’ne gelmişti. Orada sırtında çıkan bir sivilceyi, îkazlara rağmen:
"Benim canım kadınlarınki gibi tatlı değil!." diyerek kopardı. Kanattı.
Bu hadiseyi nedîmi olan Hasan Can şu şekilde anlatır:
’Sırtında şîrpençe adı verilen bir çıban çıkmıştı. Çıban, kısa zamanda büyüdü bir delik haline geldi. Yaranın içinden Yavuz’un ciğerini görüyorduk. Kendisi çok muzdaripti. Yaralı bir arslan gibiydi. Aczi, bir türlü kabullenemiyordu. Cengaverlerine taktik ve talimatlarına devam ediyordu. Yanına yaklaştım:
’Padişâhım, artık Allah Teala île beraber olmak zamanınız herhalde geldi’ dedim.
Koca sultan döndü, yüzüme hayretle baktı:
"Hasan!.. Sen beni bu ana kadar kiminle zannediyordun?... Bana bir Yasîn oku!" dedi.
Ve Yasîn’in son kelimesi olan "ve ileyhi turceûn!.." ile rûhunu Rabbine teslîm etti.
Sekiz senelik saltanatı boyunca kazandığı muazzam zaferler, dünyaya aid şanlar şerefler, fanîlerin iltifatları, kendisini sekre sürükleyip mağlûb edemedi.
620 sene içindeki sekiz senelik Yavuz devri, vakti kısa, fakat gölgesi uzun ikindi zamanına benzetilir.
Kanûnî’nin başarılarının sırrını babasının kendisine bıraktığı, kolay kolay sarsılmaz kuvvetli maddî ve manevî mîrasın içinde aramak lazımdır.
Rahmetullahî Aleyh!.....
Yıldırım Bayezid'in Doğan Bey'le Konuşması
Yine akşamın alaca karanlığı çökmüş akşama kadar düşman gözlemiş, onların hücumlarını püskürtmüş, gaziler namazlarını kılmışlar siperlerine dayanmışlardı.
Doğan Bey de gazilerin yanlarına uğrayarak onların kuv-ve-i maneviyyeferini yükseltecek sözler söyleyip hatır ve hallerini sora sora burçlarda dolaşıyordu. İşte o sırada düşman ordusunun arasında bütün heybetiyle ve bembeyaz atıyla, yıldırım sür'atiyle kefenini boynuna dolamış, üzerindeki yeşil cübbesinin eteklerini savura savura kanatlanmış gibi bir atlı*nın koştuğunu gördü. Biraz yaklaşınca gözlerine inanamadı. Gözlerini oğuşturdu. Bu vaziyette bu bir serap olamazdı. Evet O'ydu... Sevgili padişahı, Efendisi, Yıldırım Bayezid Han Hazretleri düşman ordusunun arasında, gecenin karanlığına ters düşen, harbiye-i askeriyyenin 'kamuflaj' diye tabir ettiği araziye uyma kaidesini parça parça eden, beyaz atı, boynunda beyaz kefeni başında kar gibi bembeyaz sarığıyla süzüle süzüle geliyordu. Doğruca Doğan Bey'in üzerinde bulunduğu burca yaklaştı.
Doğan Bey'i eliyle oraya koymuş gibi seslendi:
— Bre Doğan! Bre Doğan!
— Buyurun Sultanım, emredin!
— Halin nicedir iyi bilirim. Biraz gayret yetiştim, yarın inşallah herşey hallolur.
— Beli Sultanım.
Sultan Yıldırım Bayezid Han, bu muhavereyi yapıp atını dönürdü. Burak misali uça uça gözden kayboldu.
Evet, Yıldırım Bayezid Han, o, kendine has lakabına uygun olarak, yıldırım hızıyla Niğbolu önlerine yetişmiş, çocukluk arkadaşı Doğan Bey'in kalesine haberci göndermeyip bizzat gitmişti. O alaca karanlıkta düşman ordusunun ortasından, beyaz atı, beyaz, sarığı, boynunda kefeni ile beyazlar içinde geçmesi ve görülmemesi zahiren mümkün görülmemekle beraber, gönül ehlince mümkünsüz değildir.
Acaba sahib-i velayet Hüdavendigâr Gazi Hazretlerinden iras (miras) yoluyla mertebeler de mi almıştı Yıldırım Bayezid han!? Belki de.,.
Sabah olunca Yıldırım Bayezid başta olmak üzere İslâm askeri, ehli salib üzerine saldırdılar. Ancak bu saldırı, bir taktik saldırışıydı. Hedef; mutlaka düşmanı imha edecekleri yere çekmekti. Bu sebeble hafif silahlarla mücehhez bir akıncı kuvveti düşmana savlet etmiş, bir müddet çarpıştıktan sonra yüzgeri ederek, düşmanı imha edebilecekleri sahraya çeke-b"lmişlerdi. Bazı tarihlerde, bu taktiği ya anlamıyan müver-rin'er veya anlamak istememelerinden dolayı, Akıncıların başi bozuk olarak saldırdıklarını, korkusuz Jan ve Mareşal Filip';n şövalyelerinin akıncıları bozguna uğrattıklarını ileri sürerkr. Halbuki olay dediğimiz gibi, düşmanı imha edilecek yere çekme plânının tatbikinden başka birşey değildi.
Bir hilal gibi engebeli arazinin yamacına yayılan İslâm askeri, akıncıların düşmanı istenilen noktaya getirdiğini görünce bir kıskaç gibi, hilali dairesel biçimde kapatmış, ancak kaçmak isteyenlere bir açık yol bırakarak, tarihin en büyük imha savaşlarından birini gerçekleştirmişlerdi.
Çok kanlı bir imha harbi bittiğinde, tarih H. 798/M. 1396 yılını gösteriyordu. Mareşal Filip, birçok Fransız ve Alman şövalyesi telef olmuşlar, Korkusuz Jan ise esir düşmüş, Si-gismund da açık bırakılan yoldan kaçmayı başarmış, fakat yurduna dönebilmek için aylarca tebdil-i kıyafet ederek dolaşmak zorunda kalmıştı.
Bu kesin mağlubiyet, Avrupa ülkeleri ve Papa trafından duyulunca yas ilan etmişler, günlerce kiliseler çanlarını acı çalarak insanlarını kiliselere toplayarak dualar etmişler'dir.
Doğan Bey de gazilerin yanlarına uğrayarak onların kuv-ve-i maneviyyeferini yükseltecek sözler söyleyip hatır ve hallerini sora sora burçlarda dolaşıyordu. İşte o sırada düşman ordusunun arasında bütün heybetiyle ve bembeyaz atıyla, yıldırım sür'atiyle kefenini boynuna dolamış, üzerindeki yeşil cübbesinin eteklerini savura savura kanatlanmış gibi bir atlı*nın koştuğunu gördü. Biraz yaklaşınca gözlerine inanamadı. Gözlerini oğuşturdu. Bu vaziyette bu bir serap olamazdı. Evet O'ydu... Sevgili padişahı, Efendisi, Yıldırım Bayezid Han Hazretleri düşman ordusunun arasında, gecenin karanlığına ters düşen, harbiye-i askeriyyenin 'kamuflaj' diye tabir ettiği araziye uyma kaidesini parça parça eden, beyaz atı, boynunda beyaz kefeni başında kar gibi bembeyaz sarığıyla süzüle süzüle geliyordu. Doğruca Doğan Bey'in üzerinde bulunduğu burca yaklaştı.
Doğan Bey'i eliyle oraya koymuş gibi seslendi:
— Bre Doğan! Bre Doğan!
— Buyurun Sultanım, emredin!
— Halin nicedir iyi bilirim. Biraz gayret yetiştim, yarın inşallah herşey hallolur.
— Beli Sultanım.
Sultan Yıldırım Bayezid Han, bu muhavereyi yapıp atını dönürdü. Burak misali uça uça gözden kayboldu.
Evet, Yıldırım Bayezid Han, o, kendine has lakabına uygun olarak, yıldırım hızıyla Niğbolu önlerine yetişmiş, çocukluk arkadaşı Doğan Bey'in kalesine haberci göndermeyip bizzat gitmişti. O alaca karanlıkta düşman ordusunun ortasından, beyaz atı, beyaz, sarığı, boynunda kefeni ile beyazlar içinde geçmesi ve görülmemesi zahiren mümkün görülmemekle beraber, gönül ehlince mümkünsüz değildir.
Acaba sahib-i velayet Hüdavendigâr Gazi Hazretlerinden iras (miras) yoluyla mertebeler de mi almıştı Yıldırım Bayezid han!? Belki de.,.
Sabah olunca Yıldırım Bayezid başta olmak üzere İslâm askeri, ehli salib üzerine saldırdılar. Ancak bu saldırı, bir taktik saldırışıydı. Hedef; mutlaka düşmanı imha edecekleri yere çekmekti. Bu sebeble hafif silahlarla mücehhez bir akıncı kuvveti düşmana savlet etmiş, bir müddet çarpıştıktan sonra yüzgeri ederek, düşmanı imha edebilecekleri sahraya çeke-b"lmişlerdi. Bazı tarihlerde, bu taktiği ya anlamıyan müver-rin'er veya anlamak istememelerinden dolayı, Akıncıların başi bozuk olarak saldırdıklarını, korkusuz Jan ve Mareşal Filip';n şövalyelerinin akıncıları bozguna uğrattıklarını ileri sürerkr. Halbuki olay dediğimiz gibi, düşmanı imha edilecek yere çekme plânının tatbikinden başka birşey değildi.
Bir hilal gibi engebeli arazinin yamacına yayılan İslâm askeri, akıncıların düşmanı istenilen noktaya getirdiğini görünce bir kıskaç gibi, hilali dairesel biçimde kapatmış, ancak kaçmak isteyenlere bir açık yol bırakarak, tarihin en büyük imha savaşlarından birini gerçekleştirmişlerdi.
Çok kanlı bir imha harbi bittiğinde, tarih H. 798/M. 1396 yılını gösteriyordu. Mareşal Filip, birçok Fransız ve Alman şövalyesi telef olmuşlar, Korkusuz Jan ise esir düşmüş, Si-gismund da açık bırakılan yoldan kaçmayı başarmış, fakat yurduna dönebilmek için aylarca tebdil-i kıyafet ederek dolaşmak zorunda kalmıştı.
Bu kesin mağlubiyet, Avrupa ülkeleri ve Papa trafından duyulunca yas ilan etmişler, günlerce kiliseler çanlarını acı çalarak insanlarını kiliselere toplayarak dualar etmişler'dir.
Osmanlı Ünvanları
ADLİ:
"Adil". II. Bayezid, III. Mehmed ve II. Mahmud'a verilmiştir.
AĞA:
"Komutan". Ordudaki kıdemli görevlilere, Yeniçeri ağası ve Kızlar ağası gibi saray korumalarına verilmiştir.
AHRETLİK:
"Manevi evlat". Dürrüşehvar'a verilmiştir.
AK BAŞLI:
"Ak başlıklı". Aktimur'a verilmiştir.
ALP:
"Kahraman asker". Daha çok ilk dönemde kullanılmakla beraber kabilevi yapılanma sona erdiği dönemde de kullanılmaya devam edilmiştir.
AMCAZADE:
Amca çocuğu.
ARSLAN:
"Arslan veya Arslan yürekli".
AVCI:
IV. Mehmed'e verilmiştir. Hayatındaki en önde gelen uğraşısı idi. Edirne civarında kendisini bu iptilaya kaptırmıştı.
BAHİR:
"Denizci"
BAHTİ:
"Talihli". I. Ahmed'e verilmiş ve onun tarafından şiirlerinde maslah olarak kullanılmıştır.
BAŞ:
"Lider", "Başkan". Baş-Çuhadar" veya "Kapıcı-başı" gibi genellikle diğer ünvanlarla beraber kullanılmıştır.
BEDROS:
"Kurnaz". Genel bir Ermeni adıdır ve güya II. Abdülhamid'in yüz hatları itibariyle Ermeniler'e benzediğini ima için ona verilmiştir. Wittlin'in anlattığı bir hikayeye göre, Abdülhamid'in babası I. Abdülmecid değil, Abdülhamid'in annesiyle gizli aşk hayatı yaşamayı başaran bir Ermeni'dir. Abdülhamid'in annesi Trimüjgan'ın muhtemelen Ermeni olması daha kolay anlaşılır bir açıklamadır.
BEY:
"Efendi", "Şehzade". Zamanla bu ünvan değerini kaybetti ve daha ziyade İngilizce'deki esquire gibi nezaket ünvanı haline geldi.
BEYCEĞİZ:
"Küçük Şehzade"
BEYLERBEYİ:
"Bölge Valisi". Büyük eyaletlerin idarecisine verilmiştir.
BEYZADE:
"Şehzade oğlu". Padişahların kızlarının oğullarına verilen ünvandır. İlk dönemlerdeki "Sultanzade" ünvanının yerini almıştır.
BIYIKLI:
"Sakallı"
BOŞNAK:
"Bosnalı" CEDDÜ'L OSMAN "Osmanlıların Babası".Süleyman Şah'a verilmiştir.
CEMCA:
"Cemşid gibi güçlü". Sultan için Doğu dillerinde kullanılan bir ünvan.
CİHANDAR:
"Dünyanın Efendisi". III. Selim'e verilmiştir.
CİVAN:
"Genç". 2138/ Mehmed'e verilmiştir.
ÇAKIRCI:
"Şahinci"
ÇAVUŞ:
"Rütbeli Er", "Haberci"
ÇELEBİ:
"Beyefendi". "Kibar Efendi", "Genç Efendi". II. Mehmed dönemine kadar padişah oğullarına verilen ünvandır. Ayrıca I. Mehmed'e de özellikle verilmiştir.
ÇELEBİ SULTAN:
"Kibar-Şehzade". 1594 yılına kadar sancak valisi olan padişah oğullarına verilmiş olan ünvandır.
ÇUHADAR:
"Kahya".
DAMAD-I ŞEHRİYARI:
"Padişah Damadı". Padişahların kızlarıyla evlenenlere verilen ünvandır. Ancak bu sadece babasının saltanatı döneminde evlenen kızların kocalarına uygulanmıştır. Ayrıca aynı isimlerdeki birkaç veziri seçmek için de bu ünvan kullanılmıştır.
DAYE:
"Süt Anne"
DEFTERDAR:
"Hazineci"
DELİ:
I. Mustafa ve İbrahim'e verilmiştir.
DİVİTDAR:
"Yazma kutusunu taşıyan"
DOĞANCI:
"Doğan yakalayıcısı"
DÜZME(CE):
"Sahte". Kendi adına çıkan isyan döneminde ve aslı konusundaki şüpheye ifade etmek üzere Mustafa'ya verilmiş ünvandır.
EBU'L FETH:
"Fethin babası". II. Mehmed'e verilmiştir.
EFENDİ:
I. Abdülmecid döneminden itibaren padişah oğullarına verilen ünvandır. Ayrıca tarikat üyeleri arasında da bir dereceyi gösteren tabirdir.
EĞRİ:
"Eğri-büğrü". Topal olan Cihangir'e verilmiştir.
EĞRİ FATİHİ:
III. Mehmed'e verilmiştir.
EMİR:
"İdareci", "Şehzade". Yarı bağımsız idareciler için kullanılmıştır. Ayrıca Selçıklulara bağımlı olduğu süre zarfında I. Osman için kullanılmıştır. 1402-1413 arasındaki Fetret Devri esnasında I. Bayezid'in oğullarından birinin açık şekilde üstün idareci olmadığını göstermek için yeniden kullanılmıştır.
EMİRÜ'L MÜ'MİNİN:
"Müslümanların İdarecisi". Halifeye verilen isimlerden biri olup I. Selim'in Mısır seferinden sonra Osmanlı padişahlarına da verilmiştir.
FAHREDDİN:
"Dinin öğüncü". I. Osman'a verilmiştir.
FATİH:
İstanbul'u fethinden dolayı II. Mehmed'e verilmiştir.
FATİH-İ BAĞDAT:
"Bağdat'ı fetheden" IV. Murad'a verilmiştir.
FRENK:
Frank. Başlangıçta Fransa'dan gelenler için kullanılmışken oldukça genişletilerek herhangi bir Avrupa ülkesi için de kullanılmıştır.
GAZİ:
Daru'l Harbde savaşan kişilere ve Hristiyanlara karşı alınmış zaferlerdeki askerlere verilen ünvandır. Özellikle de O. Osman, Orhan, I. Murad, I. Bayezid, II. Mehmet ve IV. Murad için kullanılmıştır.
GENÇ:
II. Osman'a verilen isimdir.
GÖZDE:
Padişahın cariyeleri için kullanılmıştır.
GÜLEÇ:
"Neşeli"
GÜREŞÇİ:
Güçlü olduğu için I. Mehmed'e verilmiştir. "Güreşçi" mi "Kürüşçü" mü olduğu şeklinde bir şüphe var ise de, doğru şekli "Güreşçi" şeklindeki Padişah için kullanımıdır.
GÜVEY:
"Damad"
GÜZELCE:
"Yakışıklı"
HACE, HACİ:
"Hacı". Hace kadınlar için, Hacı erkekler için kullanılna formudur. Mekke'de Hac görevini tamamlayan kişiye verilen ünvandır.
HADİMU'L HARAMEYNİ'Ş ŞERİFEYN:
"İki mübarek şehir olan Mekke ve Medine'nin koruyucusu". I. Selim'e 1517'de Mekke Şerifi tarafından bu şehirlerin anahtarı gönderilmek suretiyle verilmiş bir ünvandır.
HAFIZ:
"Koruyucu". Genişletilmek suretiyle Kur'an'ı ezbere bilen kişiye denilmiştir.
HAKANİ:
"Emperyal"
HAKANÜ'L BERREYN VE'L BAHREYN:
"Karaların ve Denizlerin Hakanı". Padişahın gücünün ihtişamını ifade eden ünvanlardan biridir.
HALİFE:
Son Abbasi Halifesinin 1538'de ölümüne kadar halifeliği elinde tuttuğu şeklindeki birtakım düşüncelere rağmen, 1517 yılında Halifeliğin I. Selim'e ve onun mirasçılarına geçmesi, İslam'da önemli ölçüde sert tartışmalara neden olmamıştır. Cam. Mod. Hist., 91'de: "Hilafet İslam'ın temel prensiplerinden biridir ve bütün Müslümanlar tek bir imam tarafından idare edileceklerdir. Ayrıca İmam'da Hz. Peygamber'in kabilesi olan Kureyş'ten olacaktır. 1517 yılında İmamlık, Haşimoğullarından Mehmed Ebu Cafer'in güçsüz ellerindeydi ve halifeliği Kahire Sarayı'nda sembolik olarak devam ettiriyordu. Abbasilerin en son halifesi olarak Sultan Selim lehine halifelikten feragat etti. Bu biçimsel geçiş, Kureyş kabilesine mensup olmamakla birlikte Türk sultanlarının Müslümanların idarecisi veya İmamı olmalarının temeli oldu. Halifeliğin Osmanlılara geçişi, Mekke Şerifi'nin Kabe'nin anahtarlarını Selim'e göndermesi, böylece Selim'in Mukaddes Beldeler'in koruyucusu olmasıyla halifeliğin tanınması onaylanmış oldu" der. S. Lane Po
HAN:
Kırım idarecileri için kullanılmıştır. II. Selim tarafından torunu İbrahim'e verilmiştir.
HANÇERLİ:
"Hançer taşıyan"
HANIM SULTAN:
"Prenses Hanım". Padişahların kadın tarafından kız torunlarına verilen ünvan.
HANTAL:
"Beceriksiz"
HASEKİ SULTAN:
"Gözde Prenses". Erkek evlat doğurmuş olan padişah gözdelerine verilen ünvan. Genellikle ilk dört veya altı anne ile sınırlanmıştır.
HASEKİ KADIN:
"Gözde Kadın". Padişah kızlarının annelerine verilmiştir.
HATUN:
"Hanım". İlk dönemlerde, son dönemlerdeki Valide Sultan yerine padişahın nikahlı eşlerine verilen ünvandır.
HEZARPARE:
"Bin parça". Ölümünden sonra kendisine yapılan suikasde işaret etmek için Ahmed'e verilen ünvandır.
HÜMAYUN:
"Padişaha ait". -Devlet kuşu, saadet anlamına gelen- "Hümay"dan alınmıştır.
HÜNKAR:
"Hükümdar" I. Murad ve II. Mehmed'e verilen ünvan.
HÜDAVENDİGAR:
"Hükümdar", "Bey". I. Murad'a verilmiş ve daha sonra da Bursa Sancağı içinde kullanılmıştır. Yine Orhan ve II. Murad için de kullanılmıştır.
İKBAL:
"Talih". Haremde il rütbe ilerlemesi.
İLHAMİ:
"İlham alan". III. Selim'e verilen ünvandır.
KALAYLIKÖZ:
"Beyaz Fındık"
KANBUR:
I. Mahmud'a verilmiştir.
KANLI:
Politikasını ima için II. Abdülhamid'e verilmiştir.
KANUNUİ:
"Adil". II. Mehmed'e ve özellikle de I. Süleyman'a verilmiştir.
KAPUDAN PAŞA:
"Amiral". Osmanlı donanmasının başındaki kimseye verilmiştir.
KARA:
I. Osman ve birçok kişiye verilmiştir.
KEHLE-İ İKBAL:
"Talih bitti"
KETHÜDA:
"Kahya".
KIZIL:
"Kırmızı"
KOCA:
"Büyük".
KOZHEYCİ:
"Fındık satıcısı"
KÖSE:
"Sakalsız"
KRAL:
Sırp ünvanı.
KUL:
"Köle".
KULOĞLU:
"Köleoğlu"
KÜRÜŞÇÜ:
"Yay gerdiren". Bir sanatta pir kabul edildiği için I. Mehmed'e verilmiştir.
LALA:
"Terbiyeci". Özellikle hem sarayda, hem de tayin edildikleri sancak valiliklerinde genç şehzadeleri yetiştirenlere verilen ünvandır.
Lİ/LI/LU:
"den,dan" Yer isimlerine bağlanır. Kişinin doğum yerini işaret için kullanılmıştır.
MAKBUL:
"Gözde"
MAKTUL:
"Öldürülmüş"
MEHD-İ ULYA-YI SALTANAT:
"Büyük saltanat beşiği". Diğer bir ismi de Valide Sultan'dır.
MEKRİ:
"Kurnaz"
MEST:
"Sarhoş". II. Selim'e verilmiştir.
MEYVEİ:
"Meyve satan"
MIRAHOR:
"Ahırların muhafızı". "Emir-i Ahur"dan gelmedir.
MİRZA:
"Şehzade". İran ünvanıdır.
MUHASSIL:
"Vergi tahsildarı"
MUHSİN:
"Bağışlayıcı"
MUHTEŞEM:
Avrupalılar tarafından I. Süleyman'a verilen ünvandır. Türkler kullanmazlar.
MUID:
"Okulda düzeni sağlayan"
MUSAHİP:
"(Padişah'a hususi işlerinde) Yardım eden" ve daha geniş ifadesiyle "Gözde".
MÜVERRİH:
"Tarihçi"
NEBİL / NEBİLE:
"Prens/Prenses". Mısır ünvanıdır.
NAİB:
"Vekil".
NAKKAŞ:
"Dekoratör"
NAMZET:
"Aday". Henüz tam olarak evlenmemiş, nişanlı olan padişah kızlarına verilen ünvandır.
NİŞANCI:
"Saltanat mührünün muhafızı".
NİŞANCI OĞLU:
"Saltanat mührü muhafızının oğlu".
OĞUZ:
"Temiz" veya "Genç erkek"
OSMANCIK:
"Küçük Osman". I. Osman için kullanılmıştır.
PADİŞAH:
"Hükümdar". İran kaynaklı bir ünvandır. Sultanların çok fazla arzu ettikleri en yüksek makamdır. Herhangi bir kimse tarafından sultanla eş anlamlı olarak da kullanılabilir. Son döenmlerde Fransız Kralları için de kullanılmıştır.
PALABIYIK:
"Kavisli uzun bıyıklı".
PARE:
""Parça". "Hezarpare" ve "Şekerpare"de olduğı gibi.
PEHLİVAN:
"Şampiyon", "Güreşçi". I. Mehmed'e verilmiştir.
REİSÜ'L-KÜTTAB:
"Katiplerin Reisi".
RUM:
"Rumeli". Temelde Roma ve Roma İmparatorluğu içinde kalan yerleri ifade eder. Böylece Anadolu Selçukluları, İran Selçuklularından ayrılmışlardır. Ayrıca "Rum Beylerbeyi" altında Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa eyaletlerini de temsil eder.
SAHİB-KIRAN:
"Her zaman başarılı Hükümdar". I. Süleyman ve IV. Murad'a verilen ünvandır.
SAİBÜ'L-AŞERETİ'L - KAMİLET:
"On numarayı tamamlayan". Onuncu sultan olduğu için I. Süleyman'a verilmiştir.
SANCAK:
"Büyük Bayrak". "Eyalet".
SANCAK BEYİ:
"Eyalet İdarecisi".
SARHOŞ:
II. Selim'e verilmiştir.
SARI:
"Sarı", "Soluk". II. Selim'e verilmiştir.
SARIKÇI:
"Sarık yapan"
SEDEF-İ DÜRR-İ HİLAFET:
"Hilafet incisinin sedefi". Bir diğer ünvanı da "Valide Sultan"dır.
SEMEN/SEMİZ:
"Şişman"
SERASKER:
"Ordu komutanı".
SEYYİD:
"Peygamber soyundan gelen"
SİLAHDAR:
"Silahları muhafaza eden memur". Sultanın hususi görevlilerinden biri.
SİPAHİ:
"Atlı asker"
SIĞIR:
II. Selim'e verilmiştir.
SOFU:
II. Bayezid'e verilen ünvandır.
SULTAN:
"Prens". En az üç farklı kullanımı vardır. En geçerlisi, 'devletin başı" olarak kullanımıdır. "Sultan Han Murad"da olduğu gibi "Han" ile birlikte "Şehzade"lik ifadesi anlamında da kullanılmıştır. Bu şekli genellikle padişah oğulları içindir ve özellikle de II. Mehmed döneminden sonradır. bununla beraber eğer isimden sonra kullnaılmışsa o ismin "Prenses" olduğunu ifade eder: Fatma Sultan'da olduğu gibi. Yine "Haseki" ve "Valide" kelimleri ile de birleştirilerek kullanılmıştır.
SULTANÜ'L-GUZAT:
"Gaziler sultanı". İlk dönem ünvanıdır. I. Murad ve diğerlerine verilmiştir.
SULTANZADE:
"Prenses oğlu". Padişah kızlarının oğullarına veya erkek torunlarına verilen ünvandır.
ŞAH-I ALEM-PENAH:
"İmparator", "Dünyanın barınağı". Padişahın üstünlük ünvanlarından biridir. İran menşe'lidir.
ŞAHİN:
Sokullu Mehmed Paşa'ya verilmiştir.
ŞAHZADE/ŞEHZADE:
"Padişahın oğlu". I. Mehmed ile başlayarak padişahların oğullarına verilmiştir.
ŞEHİD:
Savaşta dini uğruna ölen kişi. I. Murad ve II. Osman'a verilmiştir.
ŞEHRİ:
"Şehirli"
ŞEYH:
Edebali'ye verilmiştir.
ŞEYHÜLİSLAM:
"Müfti". Halifenin altında olup İslam'ın başkanıdır.
ŞÜCAEDDİN:
"Dinin kahramanı". Orhan'a verilen ünvandır.
TAVAŞİ:
"Hadım"
TAVİL:
"Uzun". Sokullu Mehmed Paşa'ya verilmiştir.
TEKFUR:
"Kral". Ermenice "Tagavor"dan alınmıştır.
TIRNAKÇI:
"Dolandırıcı"
TİRYAKİ:
Genellikle uyuşturucu veya sigara tiryakiliği için kullanılır.
UĞURLU:
"Şanslı"
VALİDE:
"Anne".
VALİDE SULTAN:
"Prenses Anne". Saltanatları döneminde padişahların annelerine verilen ünvandır. XVI. yüzyılda girmiştir.
VELİ:
II. Bayezid'e verilen ünvandır.
VELİAHT:
"Tahta geçecek şehzade". Tahta geçecek kişi için son dönemde kullanılmıştır. Ancak 1876 Anayasası tahta çıkacak şehzadenin "en yaşlı erkek evlat" olmasını belirleyinceye ve diğer şehzadeleri reddedinceye dek uygulanamamıştır. Hatta VI. Mehmed'e "Veliahd-ı Sani" (Tahtın ikinci varisi) ünvanı verilmişti. Benzer bir makam, Kırım Hanlarından Nureddin'e de verilmiştir.
VEZİR:
"Bakan". "Ağır sorumluluk yüklenen".
VEZİR-İ AZAM:
"Başbakan", "Baş vezir". Bir diğer formu da "Sadr-ı Azam"dır.
VOYNUK:
"Bulgar savaşçısı"
VOYVODA:
"İdareci". Moldavya ve Lehistan prensliklerinden birinin yöneticisine verilen ünvandır.
YAĞLIKÇI:
"Yağlık satan"
YAVUZ:
"Yiğit". I. Selim'e verilmiştir.
YENİ ÇERİ:
"Yeni askerler." Meşhur Yeniçeri Ocağı mensupları.
YILDIRIM:
I. Bayezid'e verilmiştir.
ZADE:
"-oğlu". Genellikle "ın soyu" anlamında genişletilmiştir.
"Adil". II. Bayezid, III. Mehmed ve II. Mahmud'a verilmiştir.
AĞA:
"Komutan". Ordudaki kıdemli görevlilere, Yeniçeri ağası ve Kızlar ağası gibi saray korumalarına verilmiştir.
AHRETLİK:
"Manevi evlat". Dürrüşehvar'a verilmiştir.
AK BAŞLI:
"Ak başlıklı". Aktimur'a verilmiştir.
ALP:
"Kahraman asker". Daha çok ilk dönemde kullanılmakla beraber kabilevi yapılanma sona erdiği dönemde de kullanılmaya devam edilmiştir.
AMCAZADE:
Amca çocuğu.
ARSLAN:
"Arslan veya Arslan yürekli".
AVCI:
IV. Mehmed'e verilmiştir. Hayatındaki en önde gelen uğraşısı idi. Edirne civarında kendisini bu iptilaya kaptırmıştı.
BAHİR:
"Denizci"
BAHTİ:
"Talihli". I. Ahmed'e verilmiş ve onun tarafından şiirlerinde maslah olarak kullanılmıştır.
BAŞ:
"Lider", "Başkan". Baş-Çuhadar" veya "Kapıcı-başı" gibi genellikle diğer ünvanlarla beraber kullanılmıştır.
BEDROS:
"Kurnaz". Genel bir Ermeni adıdır ve güya II. Abdülhamid'in yüz hatları itibariyle Ermeniler'e benzediğini ima için ona verilmiştir. Wittlin'in anlattığı bir hikayeye göre, Abdülhamid'in babası I. Abdülmecid değil, Abdülhamid'in annesiyle gizli aşk hayatı yaşamayı başaran bir Ermeni'dir. Abdülhamid'in annesi Trimüjgan'ın muhtemelen Ermeni olması daha kolay anlaşılır bir açıklamadır.
BEY:
"Efendi", "Şehzade". Zamanla bu ünvan değerini kaybetti ve daha ziyade İngilizce'deki esquire gibi nezaket ünvanı haline geldi.
BEYCEĞİZ:
"Küçük Şehzade"
BEYLERBEYİ:
"Bölge Valisi". Büyük eyaletlerin idarecisine verilmiştir.
BEYZADE:
"Şehzade oğlu". Padişahların kızlarının oğullarına verilen ünvandır. İlk dönemlerdeki "Sultanzade" ünvanının yerini almıştır.
BIYIKLI:
"Sakallı"
BOŞNAK:
"Bosnalı" CEDDÜ'L OSMAN "Osmanlıların Babası".Süleyman Şah'a verilmiştir.
CEMCA:
"Cemşid gibi güçlü". Sultan için Doğu dillerinde kullanılan bir ünvan.
CİHANDAR:
"Dünyanın Efendisi". III. Selim'e verilmiştir.
CİVAN:
"Genç". 2138/ Mehmed'e verilmiştir.
ÇAKIRCI:
"Şahinci"
ÇAVUŞ:
"Rütbeli Er", "Haberci"
ÇELEBİ:
"Beyefendi". "Kibar Efendi", "Genç Efendi". II. Mehmed dönemine kadar padişah oğullarına verilen ünvandır. Ayrıca I. Mehmed'e de özellikle verilmiştir.
ÇELEBİ SULTAN:
"Kibar-Şehzade". 1594 yılına kadar sancak valisi olan padişah oğullarına verilmiş olan ünvandır.
ÇUHADAR:
"Kahya".
DAMAD-I ŞEHRİYARI:
"Padişah Damadı". Padişahların kızlarıyla evlenenlere verilen ünvandır. Ancak bu sadece babasının saltanatı döneminde evlenen kızların kocalarına uygulanmıştır. Ayrıca aynı isimlerdeki birkaç veziri seçmek için de bu ünvan kullanılmıştır.
DAYE:
"Süt Anne"
DEFTERDAR:
"Hazineci"
DELİ:
I. Mustafa ve İbrahim'e verilmiştir.
DİVİTDAR:
"Yazma kutusunu taşıyan"
DOĞANCI:
"Doğan yakalayıcısı"
DÜZME(CE):
"Sahte". Kendi adına çıkan isyan döneminde ve aslı konusundaki şüpheye ifade etmek üzere Mustafa'ya verilmiş ünvandır.
EBU'L FETH:
"Fethin babası". II. Mehmed'e verilmiştir.
EFENDİ:
I. Abdülmecid döneminden itibaren padişah oğullarına verilen ünvandır. Ayrıca tarikat üyeleri arasında da bir dereceyi gösteren tabirdir.
EĞRİ:
"Eğri-büğrü". Topal olan Cihangir'e verilmiştir.
EĞRİ FATİHİ:
III. Mehmed'e verilmiştir.
EMİR:
"İdareci", "Şehzade". Yarı bağımsız idareciler için kullanılmıştır. Ayrıca Selçıklulara bağımlı olduğu süre zarfında I. Osman için kullanılmıştır. 1402-1413 arasındaki Fetret Devri esnasında I. Bayezid'in oğullarından birinin açık şekilde üstün idareci olmadığını göstermek için yeniden kullanılmıştır.
EMİRÜ'L MÜ'MİNİN:
"Müslümanların İdarecisi". Halifeye verilen isimlerden biri olup I. Selim'in Mısır seferinden sonra Osmanlı padişahlarına da verilmiştir.
FAHREDDİN:
"Dinin öğüncü". I. Osman'a verilmiştir.
FATİH:
İstanbul'u fethinden dolayı II. Mehmed'e verilmiştir.
FATİH-İ BAĞDAT:
"Bağdat'ı fetheden" IV. Murad'a verilmiştir.
FRENK:
Frank. Başlangıçta Fransa'dan gelenler için kullanılmışken oldukça genişletilerek herhangi bir Avrupa ülkesi için de kullanılmıştır.
GAZİ:
Daru'l Harbde savaşan kişilere ve Hristiyanlara karşı alınmış zaferlerdeki askerlere verilen ünvandır. Özellikle de O. Osman, Orhan, I. Murad, I. Bayezid, II. Mehmet ve IV. Murad için kullanılmıştır.
GENÇ:
II. Osman'a verilen isimdir.
GÖZDE:
Padişahın cariyeleri için kullanılmıştır.
GÜLEÇ:
"Neşeli"
GÜREŞÇİ:
Güçlü olduğu için I. Mehmed'e verilmiştir. "Güreşçi" mi "Kürüşçü" mü olduğu şeklinde bir şüphe var ise de, doğru şekli "Güreşçi" şeklindeki Padişah için kullanımıdır.
GÜVEY:
"Damad"
GÜZELCE:
"Yakışıklı"
HACE, HACİ:
"Hacı". Hace kadınlar için, Hacı erkekler için kullanılna formudur. Mekke'de Hac görevini tamamlayan kişiye verilen ünvandır.
HADİMU'L HARAMEYNİ'Ş ŞERİFEYN:
"İki mübarek şehir olan Mekke ve Medine'nin koruyucusu". I. Selim'e 1517'de Mekke Şerifi tarafından bu şehirlerin anahtarı gönderilmek suretiyle verilmiş bir ünvandır.
HAFIZ:
"Koruyucu". Genişletilmek suretiyle Kur'an'ı ezbere bilen kişiye denilmiştir.
HAKANİ:
"Emperyal"
HAKANÜ'L BERREYN VE'L BAHREYN:
"Karaların ve Denizlerin Hakanı". Padişahın gücünün ihtişamını ifade eden ünvanlardan biridir.
HALİFE:
Son Abbasi Halifesinin 1538'de ölümüne kadar halifeliği elinde tuttuğu şeklindeki birtakım düşüncelere rağmen, 1517 yılında Halifeliğin I. Selim'e ve onun mirasçılarına geçmesi, İslam'da önemli ölçüde sert tartışmalara neden olmamıştır. Cam. Mod. Hist., 91'de: "Hilafet İslam'ın temel prensiplerinden biridir ve bütün Müslümanlar tek bir imam tarafından idare edileceklerdir. Ayrıca İmam'da Hz. Peygamber'in kabilesi olan Kureyş'ten olacaktır. 1517 yılında İmamlık, Haşimoğullarından Mehmed Ebu Cafer'in güçsüz ellerindeydi ve halifeliği Kahire Sarayı'nda sembolik olarak devam ettiriyordu. Abbasilerin en son halifesi olarak Sultan Selim lehine halifelikten feragat etti. Bu biçimsel geçiş, Kureyş kabilesine mensup olmamakla birlikte Türk sultanlarının Müslümanların idarecisi veya İmamı olmalarının temeli oldu. Halifeliğin Osmanlılara geçişi, Mekke Şerifi'nin Kabe'nin anahtarlarını Selim'e göndermesi, böylece Selim'in Mukaddes Beldeler'in koruyucusu olmasıyla halifeliğin tanınması onaylanmış oldu" der. S. Lane Po
HAN:
Kırım idarecileri için kullanılmıştır. II. Selim tarafından torunu İbrahim'e verilmiştir.
HANÇERLİ:
"Hançer taşıyan"
HANIM SULTAN:
"Prenses Hanım". Padişahların kadın tarafından kız torunlarına verilen ünvan.
HANTAL:
"Beceriksiz"
HASEKİ SULTAN:
"Gözde Prenses". Erkek evlat doğurmuş olan padişah gözdelerine verilen ünvan. Genellikle ilk dört veya altı anne ile sınırlanmıştır.
HASEKİ KADIN:
"Gözde Kadın". Padişah kızlarının annelerine verilmiştir.
HATUN:
"Hanım". İlk dönemlerde, son dönemlerdeki Valide Sultan yerine padişahın nikahlı eşlerine verilen ünvandır.
HEZARPARE:
"Bin parça". Ölümünden sonra kendisine yapılan suikasde işaret etmek için Ahmed'e verilen ünvandır.
HÜMAYUN:
"Padişaha ait". -Devlet kuşu, saadet anlamına gelen- "Hümay"dan alınmıştır.
HÜNKAR:
"Hükümdar" I. Murad ve II. Mehmed'e verilen ünvan.
HÜDAVENDİGAR:
"Hükümdar", "Bey". I. Murad'a verilmiş ve daha sonra da Bursa Sancağı içinde kullanılmıştır. Yine Orhan ve II. Murad için de kullanılmıştır.
İKBAL:
"Talih". Haremde il rütbe ilerlemesi.
İLHAMİ:
"İlham alan". III. Selim'e verilen ünvandır.
KALAYLIKÖZ:
"Beyaz Fındık"
KANBUR:
I. Mahmud'a verilmiştir.
KANLI:
Politikasını ima için II. Abdülhamid'e verilmiştir.
KANUNUİ:
"Adil". II. Mehmed'e ve özellikle de I. Süleyman'a verilmiştir.
KAPUDAN PAŞA:
"Amiral". Osmanlı donanmasının başındaki kimseye verilmiştir.
KARA:
I. Osman ve birçok kişiye verilmiştir.
KEHLE-İ İKBAL:
"Talih bitti"
KETHÜDA:
"Kahya".
KIZIL:
"Kırmızı"
KOCA:
"Büyük".
KOZHEYCİ:
"Fındık satıcısı"
KÖSE:
"Sakalsız"
KRAL:
Sırp ünvanı.
KUL:
"Köle".
KULOĞLU:
"Köleoğlu"
KÜRÜŞÇÜ:
"Yay gerdiren". Bir sanatta pir kabul edildiği için I. Mehmed'e verilmiştir.
LALA:
"Terbiyeci". Özellikle hem sarayda, hem de tayin edildikleri sancak valiliklerinde genç şehzadeleri yetiştirenlere verilen ünvandır.
Lİ/LI/LU:
"den,dan" Yer isimlerine bağlanır. Kişinin doğum yerini işaret için kullanılmıştır.
MAKBUL:
"Gözde"
MAKTUL:
"Öldürülmüş"
MEHD-İ ULYA-YI SALTANAT:
"Büyük saltanat beşiği". Diğer bir ismi de Valide Sultan'dır.
MEKRİ:
"Kurnaz"
MEST:
"Sarhoş". II. Selim'e verilmiştir.
MEYVEİ:
"Meyve satan"
MIRAHOR:
"Ahırların muhafızı". "Emir-i Ahur"dan gelmedir.
MİRZA:
"Şehzade". İran ünvanıdır.
MUHASSIL:
"Vergi tahsildarı"
MUHSİN:
"Bağışlayıcı"
MUHTEŞEM:
Avrupalılar tarafından I. Süleyman'a verilen ünvandır. Türkler kullanmazlar.
MUID:
"Okulda düzeni sağlayan"
MUSAHİP:
"(Padişah'a hususi işlerinde) Yardım eden" ve daha geniş ifadesiyle "Gözde".
MÜVERRİH:
"Tarihçi"
NEBİL / NEBİLE:
"Prens/Prenses". Mısır ünvanıdır.
NAİB:
"Vekil".
NAKKAŞ:
"Dekoratör"
NAMZET:
"Aday". Henüz tam olarak evlenmemiş, nişanlı olan padişah kızlarına verilen ünvandır.
NİŞANCI:
"Saltanat mührünün muhafızı".
NİŞANCI OĞLU:
"Saltanat mührü muhafızının oğlu".
OĞUZ:
"Temiz" veya "Genç erkek"
OSMANCIK:
"Küçük Osman". I. Osman için kullanılmıştır.
PADİŞAH:
"Hükümdar". İran kaynaklı bir ünvandır. Sultanların çok fazla arzu ettikleri en yüksek makamdır. Herhangi bir kimse tarafından sultanla eş anlamlı olarak da kullanılabilir. Son döenmlerde Fransız Kralları için de kullanılmıştır.
PALABIYIK:
"Kavisli uzun bıyıklı".
PARE:
""Parça". "Hezarpare" ve "Şekerpare"de olduğı gibi.
PEHLİVAN:
"Şampiyon", "Güreşçi". I. Mehmed'e verilmiştir.
REİSÜ'L-KÜTTAB:
"Katiplerin Reisi".
RUM:
"Rumeli". Temelde Roma ve Roma İmparatorluğu içinde kalan yerleri ifade eder. Böylece Anadolu Selçukluları, İran Selçuklularından ayrılmışlardır. Ayrıca "Rum Beylerbeyi" altında Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa eyaletlerini de temsil eder.
SAHİB-KIRAN:
"Her zaman başarılı Hükümdar". I. Süleyman ve IV. Murad'a verilen ünvandır.
SAİBÜ'L-AŞERETİ'L - KAMİLET:
"On numarayı tamamlayan". Onuncu sultan olduğu için I. Süleyman'a verilmiştir.
SANCAK:
"Büyük Bayrak". "Eyalet".
SANCAK BEYİ:
"Eyalet İdarecisi".
SARHOŞ:
II. Selim'e verilmiştir.
SARI:
"Sarı", "Soluk". II. Selim'e verilmiştir.
SARIKÇI:
"Sarık yapan"
SEDEF-İ DÜRR-İ HİLAFET:
"Hilafet incisinin sedefi". Bir diğer ünvanı da "Valide Sultan"dır.
SEMEN/SEMİZ:
"Şişman"
SERASKER:
"Ordu komutanı".
SEYYİD:
"Peygamber soyundan gelen"
SİLAHDAR:
"Silahları muhafaza eden memur". Sultanın hususi görevlilerinden biri.
SİPAHİ:
"Atlı asker"
SIĞIR:
II. Selim'e verilmiştir.
SOFU:
II. Bayezid'e verilen ünvandır.
SULTAN:
"Prens". En az üç farklı kullanımı vardır. En geçerlisi, 'devletin başı" olarak kullanımıdır. "Sultan Han Murad"da olduğu gibi "Han" ile birlikte "Şehzade"lik ifadesi anlamında da kullanılmıştır. Bu şekli genellikle padişah oğulları içindir ve özellikle de II. Mehmed döneminden sonradır. bununla beraber eğer isimden sonra kullnaılmışsa o ismin "Prenses" olduğunu ifade eder: Fatma Sultan'da olduğu gibi. Yine "Haseki" ve "Valide" kelimleri ile de birleştirilerek kullanılmıştır.
SULTANÜ'L-GUZAT:
"Gaziler sultanı". İlk dönem ünvanıdır. I. Murad ve diğerlerine verilmiştir.
SULTANZADE:
"Prenses oğlu". Padişah kızlarının oğullarına veya erkek torunlarına verilen ünvandır.
ŞAH-I ALEM-PENAH:
"İmparator", "Dünyanın barınağı". Padişahın üstünlük ünvanlarından biridir. İran menşe'lidir.
ŞAHİN:
Sokullu Mehmed Paşa'ya verilmiştir.
ŞAHZADE/ŞEHZADE:
"Padişahın oğlu". I. Mehmed ile başlayarak padişahların oğullarına verilmiştir.
ŞEHİD:
Savaşta dini uğruna ölen kişi. I. Murad ve II. Osman'a verilmiştir.
ŞEHRİ:
"Şehirli"
ŞEYH:
Edebali'ye verilmiştir.
ŞEYHÜLİSLAM:
"Müfti". Halifenin altında olup İslam'ın başkanıdır.
ŞÜCAEDDİN:
"Dinin kahramanı". Orhan'a verilen ünvandır.
TAVAŞİ:
"Hadım"
TAVİL:
"Uzun". Sokullu Mehmed Paşa'ya verilmiştir.
TEKFUR:
"Kral". Ermenice "Tagavor"dan alınmıştır.
TIRNAKÇI:
"Dolandırıcı"
TİRYAKİ:
Genellikle uyuşturucu veya sigara tiryakiliği için kullanılır.
UĞURLU:
"Şanslı"
VALİDE:
"Anne".
VALİDE SULTAN:
"Prenses Anne". Saltanatları döneminde padişahların annelerine verilen ünvandır. XVI. yüzyılda girmiştir.
VELİ:
II. Bayezid'e verilen ünvandır.
VELİAHT:
"Tahta geçecek şehzade". Tahta geçecek kişi için son dönemde kullanılmıştır. Ancak 1876 Anayasası tahta çıkacak şehzadenin "en yaşlı erkek evlat" olmasını belirleyinceye ve diğer şehzadeleri reddedinceye dek uygulanamamıştır. Hatta VI. Mehmed'e "Veliahd-ı Sani" (Tahtın ikinci varisi) ünvanı verilmişti. Benzer bir makam, Kırım Hanlarından Nureddin'e de verilmiştir.
VEZİR:
"Bakan". "Ağır sorumluluk yüklenen".
VEZİR-İ AZAM:
"Başbakan", "Baş vezir". Bir diğer formu da "Sadr-ı Azam"dır.
VOYNUK:
"Bulgar savaşçısı"
VOYVODA:
"İdareci". Moldavya ve Lehistan prensliklerinden birinin yöneticisine verilen ünvandır.
YAĞLIKÇI:
"Yağlık satan"
YAVUZ:
"Yiğit". I. Selim'e verilmiştir.
YENİ ÇERİ:
"Yeni askerler." Meşhur Yeniçeri Ocağı mensupları.
YILDIRIM:
I. Bayezid'e verilmiştir.
ZADE:
"-oğlu". Genellikle "ın soyu" anlamında genişletilmiştir.
Kaynak: guncelmeydan.com
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)