16.01.2008
Osmanlı Gerilemesi Ezber Bozma Girişimleri
Fatihin yaşımızda yaptıklarını anlamak yerine, 1453 yılını telefonlarımıza şifre yapmayı seçtik,
1071 leri de kullandık ama Alparslanın kefeni ile o gün bembeyaz malazgirt sırtlarında kahramanca savaşmasının yanında dünya da savaş hukukunu uygulayan ender, belki de tek millet olma gururunu entellektüel anlamda tam olarak yaşayamadık, ezberci tarihe inat, yaklaşım farkı olan insanları kutluyorum, bu kısa belgeselde araştırmacı yazar Mustafa Armağan ezer bozmaya niyetli galba, iyi seyirler...
Konu başlıkları:
- Gerilemeden ne anlaşılmalı?
- Osmanlı geriye gitti de avrupa mı ileri gitti, yoksa ikisi de ilerlerken Osmanlı nın hızı yavaş mıydı?
- Avrupanın öne geçmesini nasıl izah edebiliriz?
- Osmanlı gerilemesine nasıl bakmalıyız? Tek suçlu o mu?
- Osmanlı tarihine bakışımız daki temel sorunlar...
Kaynak; guncelmeydan.com
Kızkulesinin tarihi
Kızkulesi ile ilgili anlatılan ilk hikaye; Ovidius'un kaydettiği bir aşk hikayesidir. Hero ile Leandros adlı iki gencin hüzünlü aşkını anlatan bu hikaye, Hero'nun kuleden ayrılmasıyla başlar. Hero Afrodit'in rahibelerindendir ve aşka yasaklıdır.
Yıllar sonra Afrodit'in tapınağında yapılan bir törene katılmak için kuleden ayrılır ve orada Leandros ile karşılaşır. Birbirine aşık olan iki genç, Leandros'un gece kuleye gelmesi ile aşklarını kutsarlar. Kızkulesi her gece iki gencin gizli aşkına ve yasak sevişmelerine tanıklık eder. Leandros'un yüzerek kuleye geldigi fırtınalı bir günde Hero'nun yaktığı sevda ateşinin feneri söner. Karanlıkta yolunu kaybeden Leandros boğazın sularına gömülür. Sevgilisinin öldüğünü gören Hero da kendini Kızkulesi'nden boğazın sularına bırakır. Kavuşamayan aşıklara atfen anlatılan bu hikayeden başka bir de; Kleopatra'nın sonuna benzer bir sonun anlatıldığı yılan hikayesi vardır. Kehanete göre kralın birine, çok sevdiği kızı onsekiz yaşına geldiğinde bir yılan tarafından sokularak ölecegi söylenir. Bunun üzerine kral denizin ortasındaki bu kuleyi onararak kızını buraya yerleştirir. Kaderin kaçınılmazlığını kanıtlarcasına, kuleye gönderilen üzüm sepetinden çıkan bir yılan, prensesin tenine süzülerek zehrini boşaltır. Kral, kızına demirden bir tabut yaptırarak Ayasofya'nın giriş kapısının üstüne yerleştirir. Bugün bu tabutun üstünde iki delik vardır. Yılanın, ölümünden sonra da onu rahat bırakmadığına dair hikayeler anlatılır. En son anlatılan hikaye ise Osmanlı Dönemi ile ilgilidir. Battal Gazi'nin askerleri ile Kızkulesi'ne baskın yaparak kuleye saklanan hazinelerin ve Üsküdar Tekfuru'nun kızını kaçırdığı ile ilgili hikayedir. Battal Gazi tekfurun kızı ve hazinelerini aldıktan sonra Üsküdar'dan atına atlayıp oradan uzaklaşmıştır. Çokça bilinen "Atı alan Üsküdar'ı geçti" lafı bu hikayeden gelir. Bu hikayeden günümüze gelen bir diğer şey de küçük kulemizin ismi ile ilgilidir. Diğer efsanelerdeki prenseslere de atfen Türkler buraya Kız-Kulesi ismini vermişlerdir. Antikçağ'da Arkla (küçük kale) ve Damialis (dana yavrusu) adları ile anılan kule, bir ara da Tour Leandros ismi ile ün yapmıştır.Şimdi ise "Kızkulesi" ismi ile bütünleşmiş ve bu ismi ile anılmaktadır.
Kızkulesi'nin mimari yapılanma süreci M.Ö. 341 yılına kadar uzanır. O dönemlerde boğazın çıkıntısı olan bu burun, (daha önce yarımada oldugu ile ilgili söylenceler vardır) "vus" adı ile anılır. Bu tarihte Komutan Chares'in eşi için, mermer sütunlar üzerine yapılan bir anıt mezar kimliğinden sonra, M.Ö. 410'da Sarayburnu'nun bulunduğu yerden, kulenin bulunduğu adaya zincir gerilerek, boğazın giriş ve çıkışlarını kontrol eden bir gümrük istasyonu haline getirilir. M.S. 1110'lere geldiğimizde ise ilk belirgin yapı (kule), İmparator Manuel Comnenos tarafından inşa ettirilir. Savunma kulesi olarak inşa ettirilen bu yapı "Küçük Kale" anlamına gelen Arcla adını alır. Bu yapı ile ilgili net bilgiler olmamakla birlikte bugünkü boyutlarına yakın olduğu düşünülmektedir. İstanbul'un fethi sırasında savunma amaçlı olarak kullanılan kule, 1453 yılından sonra çok farklı amaçlarla kullanılmıştır. Osmanlı döneminde savunma kalesi olmaktan çok bir gösteri platformu olarak kullanılmış ve Mehterler burada adaya yerleştirilen topların atışları ile birlikte nevbet (bir çesit Istiklal Marşı) okumuşlardır. 1509 depreminde zarar gören yapı, daha sonraki yıllarda tekrar inşa ettirilir. Bunun dışında ilave edilen fenerle de gemilere yol gösterme işlevi yüklenir. O dönemde inşa edilen yapı, kule ve kale olarak iki ayrı bölümden oluşmuş ve içine sarnıç yapılmıştır. 1719 yılında fenerden çıkan alevle yanan kizkulesi, 1725 yılında şehrin Başmimarı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından tekrar onarılır. Kule kısmı biraz değiştirilerek üst tarafa camlı bir köşk ve onun üzerine de kurşunla kaplı bir kubbe oturtturulur ve bina kagir olarak tekrar yapılır. 1830 senesinde kolera salgınının şehre yayılmaması için karantina hastanesine dönüşür.Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş devrine girmesi ile tekrar savunma kalesi olarak kullanılmaya başlanır ve toplarla donatılır. Ünlü hattat Rakim'in yazısı ile kapısının üzerindeki mermere Sultan II. Mahmut'un tuğrasını taşıyan kitabe yerleştirilir. 1857'de tekrar fener ilave edilir ve 1920 yılında fenerin lambası otomatik ışık yapma sistemine kavuşur. 1944 senesinde restorasyon yapılır. 1959 senesinde Askeriye'ye devredilir ve radar istasyonu olarak kullanılır. 1982 senesinde Türkiye Denizcilik İşletmeleri'ne devredilir, bu dönemde bir ara geçici olarak siyanür deposu olarak kullanılır. 1992' den itibaren buranın özel sektöre devri konuşulur, İstanbul Belediyesi, Üsküdar Belediyesi, Mimarlar Odası, Şairler, Turing, Ulusoy Şirketler Grubu gibi pek çok kurum çeşitli medyatik projeler üretirler ...
Kızkulesi, Asya ile Avrupa'nın keşiştiği bir noktada, Asya sahillerinden bir ok atımı uzaklıkta bir tas tümseğe oturtulmuş bir kuledir. İki kıta arasındaki konumu sebebiyle dünyada eşi benzeri olmayan yapılar konumundadır.
Geçmisi 2500 yıl öncesine dayanan bu küçük kule, İstanbul'un tarihine eş bir tarih yaşamış ve bu kentin yaşadıklarına görgü şahitliği yapmıştır. Antik çağda başlayan geçmisi ile Yunan'dan Bizans İmparatorluğu'na Bizans'dan Osmanlı İmparatorluğu'na, tüm tarihi dönemlerde var olarak günümüze kadar gelmiştir.
İlk olarak Yunan döneminde bir mezara ev sahipliği yapan bu ada Bizans Dönemi'nde inşa edilen ek bina ile gümrük istasyonu olarak kullanılmıştır.Osmanlı Dönemi'nde ise gösteri platformundan savunma kalesine, sürgün istasyonundan karantina adasına kadar bir çok işlev yüklenmiştir. Asli görevi olan ve yüzyıllardan beri varlığı ile insanlara, geceleri ise geçen gemilere göz kırpan feneri ile yol gösterme işlevini hiç kaybetmemiştir. Geçmişten geleceğe en çok da düşlere yol göstermektedir Kızkulesi...
13.01.2008
HIDIRELLEZ NEDİR ?
Bunlardan bazıları Hıdrellezin Mezopotamya ile Anadolu kültürlerine ait olduğu; bazıları ise İslamiyet öncesi Orta Asya Türk kültür ve inançlarına ait olduğu yolundadır. Oysaki Hıdrellez Bayramı’nı ve Hızır inancını tek bir kültüre mal etmek olanaksızdır. İlk çağlardan itibaren Mezopotamya, Anadolu, İran, Yunanistan ve hatta bütün Doğu Akdeniz ülkelerinde bahar ya da yazın gelişiyle ilgili bazı tanrılar adına çeşitli tören ve ayinlerin düzenlendiği görülmektedir.
Hızır, yaygın bir inanca göre, hayat suyu (ab-ı hayat) içerek ölmezliğe ulaşmış; zaman zaman özellikle baharda insanlar arasında dolaşarak zor durumda olanlara yardım eden, bolluk-bereket ve sağlık dağıtan, Allah katında ermiş bir ulu ya da peygamberdir. Hızır’ın hüviyeti, yaşadığı yer ve zaman belli değildir. Hızır, baharın, baharla vücut bulan taze hayatın sembolüdür. Hızır inancının yaygın olduğu ülkemizde Hızır’a atfedilen özellikler şunlardır:
1) Hızır, zor durumda kalanların yardımına koşarak insanların dileklerini yerine getirir.
2) Kalbi temiz, iyiliksever insanlara daima yardım eder.
3) Uğradığı yerlere bolluk, bereket, zenginlik sunar.
4) Dertlilere derman, hastalara şifa verir.
5) Bitkilerin yeşermesini, hayvanların üremesini, insanların kuvvetlenmesini sağlar.
6) İnsanların şanslarının açılmasına yardım eder.
7) Uğur ve kısmet sembolüdür.
Ülkemizde Hıdrellez Bayramı 6 Mayıs tarihinde kutlanır. Bugün Hıristiyanlarca da baharın ve doğanın uyanmasının ilk günü olarak kabul edilir; bu günü Ortodokslar Aya Yorgi, Katolikler St.Georges Günü olarak kutlamaktadırlar.
Mevsimlik bayramlarımızdan biri olan Hıdrellez, ülkemizde etkin bir biçimde kutlanmaktadır. Büyük şehirlerde daha az olmak üzere, kasaba ve köylerde hıdrellez için önceden hazırlıklar yapılır. Bu hazırlıklar, evin temizliği, üst-baş temizliği, yiyecek-içeceklerle ilgili hazırlıklardır. Hıdrellez gününden önce evler baştan başa temizlenir. Çünkü temiz olmayan evlere Hızır’ın uğramayacağı düşünülür. Hıdrellez günü giyilmek üzere yeni elbiseler, ayakkabılar alınır.
Anadolu’nun bazı yerlerinde Hıdrellez Günü yapılan duaların ve isteklerin kabul olması için sadaka verme, oruç tutma ve kurban kesme adeti vardır. Kurban ve adaklar “Hızır hakkı” için olmalıdır. Zira tüm bu hazırlıklar Hızır’a rastlamak amacına yöneliktir.
Hıdrellez kutlamaları daima yeşillik, ağaçlık alanlarda, su kenarlarında, bir türbe ya da yatırın yanında yapılmaktadır. Hıdrellezde baharın taze bitkilerini ve taze kuzu eti ya da kuzu ciğeri yeme adeti vardır. Baharın ilk kuzusu yenildiği zaman sağlık ve şifa bulunacağına inanılır. Bugünde kırlardan çiçek veya ot toplayıp onları kaynattıktan sonra suyu içilirse bütün hastalıklara iyi geleceğine, bu su ile kırk gün yıkanılırsa gençleşip güzelleş ileceğine inanılır.
Hıdrellez gecesi Hızır’ın uğradığı yerlere ve dokunduğu şeylere feyiz ve bereket vereceği inancıyla çeşitli uygulamalar yapılır. Yiyecek kaplarının, ambarların ve para keselerinin ağızları açık bırakılır. Ev,bağ-bahçe,araba isteyen kimseler, Hıdrellez gecesi herhangi bir yere istediklerinin küçük bir modelini yaparlarsa Hızır’ın kendilerine yardım edeceğine inanırlar.
Hıdrellezde baht açma törenleri de oldukça yaygın olarak uygulanan geleneklerimizdendir. Bu törene İstanbul ve çevresinde “baht açma”,Denizli ve çevresinde “bahtiyar”,Yörük ve Türkmenlerde “mantıfar”, Balıkesir ve çevresinde “dağara yüzük atma”, Edirne ve çevresinde “niyet çıkarma”, Erzurum’da “mani çekme” adı verilir.Törenler baharda doğanın ve tüm canlıların uyanmasıyla eş anlamlı olarak insanların da talihlerinin açılacağı inancıyla, şanslarını denemek için yapılır. Hıdrellezden bir gece önce bahtını denemek ve kısmetlerinin açılmasını sağlamak isteyen genç kızlar yeşillik bir yerde veya bir su kenarında toplanırlar.İçinde su bulunan bir çömleğe kendilerine ait yüzük, küpe, bilezik gibi şeyler koyarak ağzını tülbentle bağladıktan sonra bir gül ağacının dibine bırakırlar. Sabah erkenden çömleğin yanına giderek sütlü kahve içip ağızlarının tadının bozulmaması için dua ederler.
Ardından niyet çömleğinin açılmasına geçilir. Çömlekten içindekiler çıkarılırken bir yandan da maniler söylenir. Buna göre eşyanın sahibi hakkında yorumlar yapılır. Hıdrelleze özgü bu uygulama temelde bu şekilde yapılmakla birlikte, yörelere göre bazı farklılıklar da gösterebilmektedir. Son zamanlarda ise bu tören yalnızca evde kalmış kızların kısmetini açmak amacıyla yapılmaktadır.
Sonuç olarak, Anadolu’da hala görkemli törenlerle kutlanan Hıdrellez Bayramı insanlık tarihinde çok eski zamanlardan beri kutlanmaktadır. Farklı zamanlarda, farklı isimler altında kutlansa da Hıdrellez motiflerine pek çok yerde rastlamak mümkün olmaktadır. Baharın gelişi ve doğanın canlanması insanlar tarafından bayramlarla kutlanması gereken bir durum olarak algılanmıştır. Böylece bir bahar bayramı olan Hıdrellez evrensel bir nitelik kazanmıştır.
12.01.2008
Kemençenin tarihsel yolculuğu
Türkiye'nin önemli değerlerinden biri olan kemençenin Yunanistan'a, 1924'ten sonra göç eden Rumlar tarafından götürüldüğü kaydedildi. Karadenizlileri horon teperek coşturan çalgısı olan kemençe, günümüzde usta yetişmediği için zamana yenik düşme tehlikesi ile karşı karşıya. Ordu'da kemençe sanatının yok olmaya başlarken, Giresun ve Trabzon illerinde kemençe üretimi devam ettiği öğrenildi. Elişçiliği kullanılarak yapılan bir kemençenin 3 günde yapıldığı belirtilirken daha çok ardıç ve erik ağacından yapılan kemençenin daha çok ses çıkardığı ifade edildi.
Farsça kökenli bir kelime olan kemençe, aynı dildeki keman, (yay, kavis) kelimesi ve küçültme eki çe'nin bir araya gelmesinden oluşur ve yayla çalınan küçük saz anlamını taşırken, Orta Asya'da şekil olarak bugünkü kemençeye tam benzemeyen, fakat onun atası sayılabilecek bir çok saz görülüyor. Orta ve Uzak Asya Müslüman ve Moğol saz takımlarındaki yaylı sazlar incelendiğinde farklı isimlere de rastlanmakla birlikte (örneğin Kırgızistan ve Özbekistan'da Kıyak) çoğunlukla 'Kemençe veya Kemançe' adının verildiğine ve 'Iklığ - Iklık' adıyla beraber kullanıldığına rastlanılıyor. Benzer şekilde Fransa'da 'Pochette (poşet)' İngiltere'de ise 'Kit' olarak adlandırılan ve kemençe ile benzerliklere sahip yaylı çalgı türü olduğu biliniyor. Kemençenin (-çe) ekindeki küçültme anlamı pochette kelimesinde de var. Kemençe kelimesi bugün Türkiye dışında İran, Ermenistan, Yunanistan, Gürcistan, Azerbaycan gibi pek çok ülkede kullanılmakta.
Günümüz Türkiye'sinde biri klasik Türk müziğinin Armudi kemençesi, diğeri ise Doğu Karadeniz halk müziğinin Karadeniz kemençesi olmak üzere iki tür kemençe kullanılmakta. 18. yüzyıl sonlarına kadar Türk müziğinin tek yaylı sazı olan kemençenin yerini, Batı'nın önce Viola d'amore'si (sinekemanı adıyla), sonra da Violino'su (keman) aldı.
Ancak, Karadeniz kemençesi horonlar sayesinde, armudi kemençe ise 19. yüzyıl ortalarına doğru girdiği fasıl topluluğu içinde günümüze kadar geldi. Karadeniz kemençesi Doğu Karadeniz Bölgesi dışında Yunanistan ve diğer ülkelere göç etmiş olan Karadeniz kökenli mübadil Rumlar tarafından da halen yaşatılmaktadır. Ayrıca, Trabzon ve çevresinden göç eden Ermenilerin de bu sazı kullandıkları bilinmektedir.
11.01.2008
Atatürk Balosuyla Muğla’ya Kolej
Haberde, üstüne basılarak, kıvançla ifade ediliyor ki eğitim dili İngilizce olacakmış. Müsaadenizle bunu biraz daha açalım.Yâni: Türk hocalar Türk öğrencileriyle İngilzce konuşacak, bilim olsun felsefe olsun (hâlâ böyle bir ders varsa) dersler İngilizce anlatılacak; büyük ihtimalle ders kitapları da pahalı pahalı direkt İngiltere’den ithal... İngiltere’yi ihya ediyoruz!. Dikkat edelim: Muğla’nın Türk çocuklarına en iyi şekilde matematik, bilgisayar, fizik, kimya, edebiyat, tarih, dünya ve TÜRK dünyası öğretilecek, gençler kendine güvenmeyi, sorgulamayı, sorunlara çözüm bulmayı öğrenecek, araştırmacı, yaratıcı, yoktan var edici ruhta yetişecek diye övünülmüyor!!!. Hatta hatta 21. yüzyılda Türkiye’nin bütün dünya pazarlarına açılması için gerekecek yabancı diller de ayrıca takviyeli, etkin yabancı dil derslerinde iyi öğretilecek de denmiyor. (Bu diller İspanyolca,Çince,Rusça,Almanca veya İngilizce, Japonca da olabilr.) Zira günümüzde, yeni iletişim ve bilişim çağı’nda çeşitli dillerin önemi gitgide artarken, İngilizce’nin önemi azalmakta ve yalnızca geçen asrın bakiyesi, çağın İngiliz Muhipleri Cemiyetleri’nin gizli, açık üyelerine ve de Anglo-Sakson sömürgelerine münhasır kalmaktadır.
Atatürrk Balosu’nda sadece ve sadece “eğitim dili İngilizce olacak” (yâni; Türkçe olmayacak, dolayısıyla gençler artık Türkçe’yi unutacak, dosdoğru bilmeyecek, tarzanca gibi bir dil konuşacak, dükkânların önüne İngilizce adlar yazcak, sokaklarda göğsünde Amerkan bayrağı olan gömleklerle dolaşacak, açık seçik düşünemeyecek, milliyetini, zaten artık bilemeyeceği kültürünü, şerefli tarihini inkar edecek) diye iftihar ediliyor.
Bir vakfın Muğla’da iyi bir okul açması elbette takdir edilecek bir hayırseverlik faaliyetidir. Bunun Atatürk adına yapılmasını da ayrıca alkışlarız. Amma, olayda derin bir çelişki göze çarpıyor. Şöyle ki: Haberden üstünkörü çıkarılacak sonuç; vakfın ve baloyu düzenleyenlerin Atatürkçe olduğu, Atatürk’ün ise Türkçe yerine İngilizce eğitimi yeğlediğidir. Yâni Atatürkçü “çağdaş”lığın yeni nesilleri Türkçe’nin bütünlüğünden mahrum etmek, onları İngilizleştirmek, Türkçe’nin körleşip sonunda yok olmasıyla mümkün olacağı ima ediliyor.
Halbuki bu tutum Atatürk’ün ısrarla üzerinde durduğu eğitimin millî olması gereğine taban tabana zıttır. Bakınız Atatürk neler söylüyor:
“Türk demek TÜRKÇE demektir; ne mutlu Türk’üm diyene!!” (Meğer meşhur sözün birinci kısmı da varmış)
“Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması, millî hissin gelişmesinde başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir, yeter ki bu dil şuurla işlensin. Ülkelerini yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.(ve tabii korumalı)
OKTAY SİNANOĞLU
Bye Bye TÜRKÇE
S:170-171
9.01.2008
Mason İstilası
MASON İSTİLASI!..
Atatürk’ün izin vermediği masonlar, İstanbul’da iki mabet inşaatına başladılar. Ayrıca “Mason olmak isteyen binlerce Türk genci var” diyerek de propaganda yapıyorlar
Masonlar, Türkiye’deki faaliyetlerini tüm hızıyla sürdürüyor. Özellikle gençlere yönelik çalışan masonlar, akla gelmedik oyunlara başvuruyor. Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün faaliyetlerini yasakladığı masonlar, bugün ülkenin her yerinde adeta cirit atıyor. Mason yayın organı Tesviye Dergisi’ne konuşan Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası yeni büyük üstadı Salih Evcilerli, “15 bin kardeşten oluşan nüfusumuz gençleşti. Türkiye’de genç nüfus dünden farklı olarak camiamıza ilgi duyuyor ve aramıza katılıyor” dedi. Net büyümelerinin yılda 2,5 ile 3,5 arasında olduğunu ifade eden Evcilerli, “Dünya Masonluğu içerisinde Türk Masonluğu çok önemli bir yerde bulunuyor” ifadesini kullandı.
Maddi imkanlarımız iyi!
Çalışma şartlarının mekân açısından fevkalade daraldığını dile getiren Evcilerli, “Çare üretmek mecburiyetindeyiz. İstanbul’daki 7 bin kişinin yaklaşık yüzde 40’lık kısmı Anadolu yakasında hem oturmakta hem çalışmakta. Anadolu yakasında bir kompleks yaratarak bu ihtiyacı karşılayabileceğimizi düşünmekteyim” dedi. “Şu anda aramızda çok sayıda genç kardeşimiz var” diyen Salih Evcilerli, İstanbul’daki iki binalarının hemen hergün dolduğunu savundu. Genç nüfus dünden farklı olarak kendilerine ilgi duyduğunu ve aralarına katıldığını ileri süren Evcilerli, “Gerek maddi imkânlar, gerekse Masonik yapısı, ritüel uygulamaları ve nüfusumuzdaki gelişmemiz açısından baktığımız zaman net büyümemiz yılda yüzde 2,5 - 3,5 arasındadır” ifadesini kullandı.
ATATÜRK’ÜN LOCALARA SERT TEPKİSİ
Haydi defolun, cehennem olun gidin
Büyük kurtarıcı Mustafa Kemal Atatürk, kökü dışarıda olan mason localarının kapatılmasını 1935’te istedi. Büyük Önder’i ikna etmek için 11 Ocak 1935 tarihinde Cumhurbaşkanlığı konutuna çıkan Mason heyeti, Atatürk’ün büyük tepkisiyle karşılaştı. Masonların Büyük Üstadı Mim Kemal, Reis-i Cumhur’a hitaben: “Efendimiz biz zaten maiyet-i devletindeyiz fakat siz Meşrik-i Azam’ımız olursanız, bir pervane gibi etrafınızda dönüp dolaşırız demiş.
Reis-i Cumhur da; peki bir şey soracağım, bana cevap veriniz de sonra… Siz Avrupa’da hangi locaya bağlısınız ve mektebinizin ismi nedir?” diye sormuş. Mason Üstadı Mim Kemal “Biz Cenova’ya tabiyiz ve Reisimiz Barca Mişon’dur” diye cevap verince küplere binen Mustafa Kemal Paşa, “Haydi defolun buradan, cehennem olun gidin. Yahudi uşakları! Benim milletim bana kahraman sıfatı verdi. Ben sizin gibi bir çift Yahudi’ye uşak mı olacağım? Bu gece sabaha kadar Türkiye’deki bütün locaları kapatmadığınız takdirde, yarın teşkil edeceğim Divan ı Harb-i Örfi’ye hepinizi verir ve astırırım. Haydi defolun karşımdan” diyerek masonları kovdu. “ Atatürk’ten ağır hakaret işiterek kovulan masonlar, o gece adeta yıldırım hızıyla durumu İzmir, İstanbul ve Adana’daki localara bildirirler. Sabah olmadan Türkiye’deki bütün locaların kapanma kararlarını aldırıp, ilgili belgeleri daha sabah kahvaltısı sofrasından kalkmayan Atatürk’ün önüne koyarlar.
YENİ ÇAĞ
Osmalı Devletin'de Milletvekili olma kriterleri
İkincisi: Şehre yarayacak her türlü kanunu ve o şehir halkının saadetini icap edecek şeyleri düşünüp beğenmeye ve böyle bir arayan toplamaya muktedir olmalıdır.
Üçüncüsü: Devletin şan ve şerefini düşünmeyecek kadar cahil olmamakla birlikte, sefih de olmamalıdır. Çünkü kendi malı kendine teslim edilemeyen sefih bir adama bu gibi vazife verilemez.
Dördüncüsü: Hükümetin kanunsuz ve haksız işlerini yüzüne beraber söylemek hususunda kimseden korkup çekinmez ve ölmekten bile kaçınmaz, dünya için kimseye müdane etmez olmalıdır.
Beşincisi: Parayı görünce her şeye boyun eğecek kadar bağrı yufkalardan ve parayı çok sevenlerden olmamalıdır. Yoksa milletin menfaati zayii olmak ihtimali ziyadeleşir ve memleketi açık açık uçuruma sürekler.
Altıncısı: Memuriyetini muhafaza etmek ve başka bir menfaatini korumak için şuna buna yüzsuyu dökmüş (ağlamış), kendisine haksızlık edenlere göz kırpmış, kendisi haksızlık etmiş olmamalıdır.
Yedincisi: Rüşvet almış, para ile onun bunun hakkını satmış, mahvetmişlerden de olmamalıdır.
Sekizincisi: Halk içerisinde zulmü, işkencesi olanlardan olmamalıdır.
Dokuzuncusu: İki sözlü, ikiyüzlü adamlar da milletvekili olamaz.
Onuncusu: Şunun bunun ayıbını arayan, daima iki kişi arasındaki gizli sırları anlamaya çalışan, hiç yoktan tertip türetenler de aday gösterilmemelidir.
Onbirincisi: Milletvekilliği bittikten sonra kendini idare edecek bir işi veya zenginliği olmayanlar da aday gösterilmemeli. Çünkü bu özellikleri olmayan kişiler hükümetin ayıbını örtüp boyun eğmeye mecbur kalırlar.
. KAYNAK : Bu yazıyı Konya Yusuf Ağa Kütüphanesi katalogunda 9521/2′ sayıyla kayıtlı “İslamiyet ve Meşrutiyet” isimli eserde bulmak mümkün.
Yılmaz KARAHAN