16.06.2009

DEDESİ TÜRK ÇIKTI

Almanya'da Ortaçağ'da asimile edilerek köklerinden koparılan Türklerin izine yalnızca Kilise kayıtlarından ulaşılabiliyor. Bunlardan birinin de Goethe olduğu ortaya çıktı.

Ünlü Alman şair Johann Wolfgang von Goethe'nin anne tarafından esir bir Türk'e dayandığı ortaya çıktı.



Araştırmacı-yazar Emine K. Arslaner'in köşesine taşıdığı Prof. Robert Sommer'in, “Familien Forschun und Vererbungslehre” (Secere Araştırmaları ve Soy Bilimi) kitabında ortaya attığı iddialara dayanarak, Goethe'nin Türk dedesi hakkında şu bilgileri aktarıyor;
“Soldan ailesinin geçmişi 14. yy'a kadar uzanıyor. Ailenin isim babası, haçlı seferleri sırasında Kont Lechmotir tarafından yakalanan bir Türk subayı; “Sadık Selim Sultan” dir. Cesareti ve heybeti sayesinde Kont Lechmotir'in gözüne giren “Sadik Selim Sultan” kısa zamanda önemli mevkilere yükselir. Bir rivayete göre Kont, Selim Sultan'ı 1305 yılında vaftiz ettirir ve ona “Johann Soltan” adını verir. Kont'un Sultan'a duyduğu sevgi o kadar büyüktür ki bu kadarla yetinmez ve ona bir Türk arması hediye eder. Soltan Rebecka Dohlerin'le evlenir ve bu evlilikten üç erkek çocuk dünyaya gelir. Bu aileden gelen bireylerin 19. yy'in sonlarına kadar Hessen eyaletinde de yaşadıkları bilinmektedir”.

Bir elinde kılıç, diğer elinde ok tutan sarıklı bir Türk slüeti bulunanan Kontun hediye ettiği armayı yayınlayan Arslaner, Nürnberg'de yasayan Türk tarihçi Latif Çelik ve Prof. Michael Heller'in konuyla ilgili verdiği bilgilerle kilisenin internet sitesinde konuyla ilgili yer alan ilginç bir detaya da köşesinde yer verdi.

Kaynak; haberkusagi.com

29.05.2009

"Alo ... Bilgi Üniversitesi mi?"

”12 Eylül'le birlikte müthiş bir 'kokuşma' ve 'pespayeleşme' başladı. Devlet, tüm olanaklarla 'sol' ve 'solcular'ın üzerine giderken, birtakım insanlara inanılmaz olanaklar, altın tepsiler içinde sunuldu”
(Prof. Dr. Toktamış Ateş, Bilgi Üniversitesi kurucusu, mütevelli heyeti üyesi, Cumhuriyet gazetesi yazarı)


Ülkemizde yıllardır süregelen ekonomik buhran ve bunun bir sonucu olarak ortaya çıkan enflasyonun tek nedeninin devlet harcamaları olduğu, dolayısıyla devletin ekonomik ve sosyal alanlardaki faaliyetlerinin sona erdirilmesiyle enflasyonun önlenebileceği savları, 1980 dünya ekonomik buhranı koşullarında ortaya çıkan ”monaterizm” politikalarıyla birlikte ülkemizde de geniş propaganda olanaklarıyla kamuoyuna benimsetilmeye çalışılmıştır. ”Alternatif Kalkınma Stratejileri” adıyla Asaf Savaş Akat, ”ihracata yönelik sanayileşme modelleri”yle Taner Berksoy bu propagandada özel bir yere sahip olmuşlardır.

12 Eylül askeri darbesi sonrasında Turgut Özal'ın başbakanlığı döneminde, devlet harcamalarının azaltılmasına ve devletin ekonomik ve sosyal alanlardan çekilmesine yönelik uygulamalar başlamış ve ”özelleştirme” ve ”özelleşme” ülkeyi kurtaracak ve ülkenin kalkınmasını sağlayacak tek yol olarak gösterilmiştir. Özel sektörün ”katkılarıyla” ekonomik kalkınma ve refah döneminin başladığı müjdelenmiştir.

Bu uygulamaların bir sonucu da sağlık hizmetlerinin ”özelleşmesi” olmuş ve American Hospital vb. kuruluşlar mantar gibi türemeye başlamıştır. Diğer yandan, eğitim ve öğretim ”özelleştirilmiş” ve paralı hale getirilmiştir. Eğitim ve öğretimin paralı olmasıyla birlikte ülkemizde ”özel” okullar, ”özel” dershaneler ve ”özel” üniversiteler” furyası başlamıştır. 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasası'yla işlerinden çıkartılan öğretmenler, üniversite öğretim üyeleri, eğitim ve öğretimin özelleştirilmesiyle kendilerine yeni iş olanakları bulmuşlar ve hızla özel okulların, dershanelerin ve üniversitelerin kadroları haline gelmişlerdir.

Bilkent Üniversitesi, Koç Üniversitesi, Sabancı Üniversitesi derken 1997 yılında ”sessiz sedasız” ve ”devletten yardım almaksızın” Bilgi Üniversitesi kurulmuştur.
Mülkiyeti Şişli belediyesine ait Mecidiyeköy Mahallesi'nde bulunan (2) parsel halinde toplam 7.006 metrekare arsa ve bu arsa üzerinde takriben 10.500 metrekare kapalı alanı bulunan binanın intifa hakkı yıllık bir milyon lira bedelle 49 yıllığına kiralanarak kurulan Bilgi Üniversitesi, Bilgi Eğitim ve Kültür Vakfı'na aittir. Bilgi Üniversitesi'nin kurucuları, Latif Mutlu, Zafer Mutlu, Oğuz Özerden, Halit Kakınç, Ali Ekmekçi, Orhan Gemicioğlu, Prof. Dr. Gülten Kazgan, Prof. Dr. Asaf Savaş Akat, Prof. Dr. Toktamış Ateş ve Bülent Akarcalı'dır.
Her özel okul ve üniversite gibi, Bilgi Üniversitesi de, Amerikan üniversite sistemine uygun olarak bir mütevelli heyetine sahiptir. Mütevelli heyeti, Oğuz Özerden (Başkan), Ali Ekmekçi (Başkan yardımcısı), Prof. Dr. Toktamış Ateş, Prof. Dr. İlter Turan, Halit Kakınç, Serdar Mutlu, Orhan Gemicioğlu ve Bülent Akarcalı' dan oluşmaktadır.

Prof. Dr. İlter Turan'ın rektör olarak görev yaptığı Bilgi Üniversitesi'nin İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi dekanı Prof. Dr. Taner Berksoy, Fen-Edebiyat Fakültesi dekanı Prof. Dr. Mete Tuncay, İktisat bölümü başkanı Prof. Dr. Gülten Kazgan, Karşılaştırmalı Edebiyat bölümü başkanı Prof. Dr. Murat Belge, Matematik ve Bilgisayar bölümü başkanı Prof. Dr. Ali Nesin, TV Gazeteciliği koordinatörü Prof. Dr. Haluk Şahin'den teşekkül etmiştir.
Bilgi Üniversitesi'nde görev yapanlar arasında Prof. Dr. Rona Aybay, Prof. Dr. Uğur Alacakaptan, Prof. Dr. Sefa Reisoğlu'nun yanında Barış Pirhasan, Ömer Kavur, Yavuz Turgul, Aliye Mataracı, Bülent Somay, Can Kozlu, Reşet ve Nükhet Ruacan, Dr. Pınar Kür, Dr. Kürşat Bumin, Zeynep Göğüş, Umur Talu gibi ”ünlülerimiz” de bulunmaktadır.
Ve böylece 12 Eylül askeri darbesiyle işsiz-güçsüz kalmış ”solcu” öğretim üyelerinin bir kısmı 1997 yılından itibaren (17 yıl nasıl geçindikleri bilinemese de) kendi ”yağlarıyla” kavrulabilecek bir iş sahibi olabilmişlerdir.

Bilgi Üniversitesi'nin kurucularından, mütevelli heyeti ve icra kurulu başkanı Oğuz Özerden adında birisidir. Bu kişi, ”özgeçmişi” ni şöyle yazmaktadır:


”9/6/1963 doğumluyum. Ankara Maltepe İlkokulu, Ted Ankara Koleji ve Beyoğlu Atatürk Lisesinin ardından 1986 yılında İstanbul Üniversitesi, İktisat Bölümü - Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden mezun oldum. 1989'a kadar Yeni Asır gazetesi Dış Haberler editörü ve Yayın Kurulu üyesi olarak görev yaptım. Ardından Milli Eğitim Bakanlığı lisans üstü yurtdışı burs sınavlarını kazanarak İngiltere'ye gittim.
1991 yılında University of Cambridge'de 'İngiliz Basınının Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği'ndeki Dönüşümü Algılayışı' başlıklı tezimle Master of Philosophy derecesi aldım. Bu tezle, medya-siyaset-kamuoyu arasındaki etkileşimleri anlamaya çalıştım.
Yine 1991'de İngiliz 'Legion Telecommunications' grubuyla Alo Bilgi Telekomunikasyon Hizmetleri adlı şirketi kurup 1994 yılına kadar Genel Müdürlüğü'nde bulundum.
1992-1995 yılları arasında; Bilgi Hastanesi, LCV Reklam Hizmetleri, Alo Market, ART TV Yapım ve Açık Radyo'nun kuruluş ve/veya yönetimlerinde aktif görev aldım.
1993 yılında ATV'nin kuruluş döneminde yayın yönetmenliğini kısa bir süre üstlendim.
1994 yılında Bilgi Eğitim AŞ. adlı şirketimizin hayata geçirdiği, İstanbul School of International Studies (ISIS) kariyerimde iletişimden eğitime geçişin dönüm noktası oldu. ISIS'te University of Portsmouth ve London School of Economics'le ortak eğitim programları düzenledik. Aynı yıl Bilgi Eğitim ve Kültür Vakfı'nı kurarak İstanbul Bilgi Üniversitesi'nin temellerini attık. Vakfın Kurucular Kurulu Başkanlığını üstlendim.
1996 yılında İstanbul Bilgi Üniversitesi kuruldu. 1996'dan bu yana Üniversite'nin Mütevelli Heyeti Başkanlığı'nı ve İcra Kurulu Başkanlığını yürütüyorum. Yönetici olarak en büyük hayalim Üniversitemizin gıpta edilen bir 'sinerji' yaratmasına ve toplumda yenilikçi, üretken, dayanışmacı ve etik değerlerin öncüsü olmasına katkıda bulunmak.”

Oğuz Özerden adlı kişi 37 yıllık yaşamında, yaşayıp da görseydi Turgut Özal'ın gözünü yaşartacak başarılara ”imza” atmış bir ”müteşebbis” genç işadamımızdır. Bilgi ve tecrübesi Sabah gazetesinin ve batık Etibank' ın sahibi Dinç Bilgin'in Yeni Asır gazetesiyle başlamış ve ATV'nin kuruluş döneminde yayın yönetmenliği yaparak gelişmiştir. Uzmanlık alanı ”Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği'ndeki Dönüşüm” ve bunun ”basın tarafından algılanışı”dır. Amerikan emperyalizminin ”demokrasi projesi” için bulunmaz bir uzmanlık alanına sahiptir.

Ancak Oğuz Özerden'in bilgisi yanında, ticari başarıları çok daha fazladır. Alo Bilgi, Alo Market gibi ”şeytanın bile aklına gelmeyecek” yollarla para kazanmasını bilmiştir. Ve herkesin bildiği gibi Alo Bilgi, ülkemizdeki 900'lü telefon hatlarıdır ve Oğuz Özerden 900'lü hatların ilk kullanıcısıdır. Ve ”Merhum” Turgut Özal'ın başbakanlığında yaptığı son icraatı 900'lü hatları özel kullanıma açtırması olmuştur. Doğal olarak Bilgi Üniversitesi'nin kurucularından ve mütevelli heyeti üyelerinden ANAP milletvekili, Türk-Avrupa Parlemento Dostluk grubu eşbaşkanı, Türk Demokrasi Vakfı başkanı ve en büyük uğraşısı ”sabahları gazetelere ve ilgililere e-mail göndermek” olan Bülent Akarcalı ile ”dostlukları” 900'lü telefon hatlarının işletilmesiyle başlamıştır. Bilgi Üniversitesi'nin kurulduğu dönemde Şişli belediye başkanı ANAP'dan Gülay Aslıtürk' tür.

Ve aynı şekilde Sabah Yayıncılık A. Ş. murahhas üyesi ve yayın grubu başkanı, Sabah Pazarlama, Medya Holding ve Etibank yönetim kurulu üyesi, Bilgi Üniversitesi kurucularından Zafer Mutlu ile Oğuz Özerden'in ”dostluğu” da Dinç Bilgin şirketlerinden gelmektedir. Ancak Mutlu ailesinin Bilgi Üniversitesine katkısı bunlarla sınırlı değildir. Latif Mutlu ve Serdar Mutlu da kurucu ve mütevelli heyeti üyesi olarak yerlerini almışlardır.
Bu ”mutlu” aile tablosu, 1999 yılında Kemer özel kolejini açan Zeynep Mutlu Eğitim Vakfı mütevelli heyetinde daha açık hale gelmektedir.

Zeynep Mutlu Eğitim Vakfı mütevelli heyeti şu kişilerden oluşmaktadır:
Asaf Savaş Akat, Dinç Bilgin, Ercan Arıklı, Ertuğrul Özkök, Hikmet Çetin, Cem Boyner, Cem Kozlu, Bülent Eczacıbaşı, Bülent Tanla, Mustafa Sarıgül, Mustafa Tavillioğlu, Toktamış Ateş, Yavuz Donat, Zülfü Livaneli ve Oğuz Özerden.

İşte böylesine bir ”saadet zinciri”, Mete Tuncay ve Murat Belge'nin Tarih Vakfı'yla birleşerek, kişiyi 27 yaşında şirket sahibi, 34 yaşında üniversite sahibi yapabilmektedir. Şüphesiz Bilgi Üniversitesi'ni kurmadan önce 900'lü hatlarla ”sex kanalları” açarak para sahibi olan Oğuz Özerden hiçbirşeydir. O sadece birilerinin ”sadık adamı” olarak, onların paravan kuruluşlarının ve işlerinin yürütücüsü durumundadır. Tıpkı Dinç Bilgin'in adamı Zafer Mutlu ve ailesi gibi. Ancak ortada bir üniversite vardır ve 1999-2000 öğretim dönemi itibariyle burada okuyan 4.438 öğrenci sözkonusudur. İstanbul sosyetesinin en gözde mekanı olan Şişli'de muhkim Bilgi Üniversite'si, 12 Eylül sonrasında ülkemizdeki çürümüşlüğün, yolsuzluğun ve ahlaksızlığın temelleri üzerinde yükselmektedir. Böyle bir ”üniversite”de görev yapan öğretim üyeleri ve eğitmenler, dönemin ve ”üniversite”nin üzerinde yükseldiği temellerden sorumludurlar. ”Üniversite”nin kurucusu, mütevelli heyeti üyesi Toktamış Ateş'in kendi sözleriyle söylersek, ”12 Eylül'le birlikte müthiş bir 'kokuşma' ve 'pespayeleşme'” onların sayesinde bunca yıl süregelmiştir. Bu hiç unutulmamalıdır.



”Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip...
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının...
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile...”
Ahmed Arif


5.02.2009

Türkçenin Yeri

TÜRKÇENİN ANADİL OLARAK DÜNYADAKİ YERİ
Sovyetler Birliği'nde, Ağustos 1991'deki başarısız darbe girişimini izleyen aylarda, bu devleti oluşturan cumhuriyetler sırayla bağımsızlıklarını elde edince gözlerimiz öncelikle Kafkasya ve Orta Asya'daki Türk Cumhuriyetleri'ne çevrildi. Çünkü, artık bu ülkelerle siyasi, ekonomik ve kültürel alanlarda ilişki kurarken söz konusu olan sınırlamalar büyük ölçüde ortadan kalkmıştı. Bu nedenledir ki, bazı genel pürüzler nedeniyle doğan gecikmeler hesaba katılmazsa, artık düzenli olarak Türk Cumhuriyetleri'nin Devlet Başkanları, Başbakanları ve hükümet temsilcileri bir araya geliyor ve çeşitli alanlarda işbirliği olanakları yaratmaya çalışıyor, en azından ilişkileri geliştiriyorlar. Buna ek olarak da düzenli aralıklarla dil kongreleri düzenlenmeye başlanmış bulunmaktadır. Bu kongrelerde ana amaç, öncelikle bir ortak alfabenin en kısa zamanda oluşturulması, Türkçenin bütün lehçelerini kapsayan geniş bir Türkçe özlüğün hazırlanması, ortak bir dil oluşturulması için gerekli alt yapı koşullarının incelenmesi ve bunların oluşturulması olarak özetlenebilir. Bu yazıda, Türkçenin çeşitli lehçe ve şiveleri ile bunları "anadil" olarak konuşan Türk devletleri, özerk cumhuriyetleri ve toplulukları konu edilecek, ayrıca bu lehçe ve şivelerin yaklaşık kaç kişi tarafından konuşulduğuna, bu toplulukların ağırlıklı olarak nerelerde yaşadıklarına yer verilecektir. Türkçenin lehçeleri ve yayıldıkları coğrafya Burada, (biri dışında) tüm Türk topluluklarının kendi dillerini yani Türkçenin lehçelerini ve şivelerini anadil olarak konuştukları kabulü kesinlikle yanlış olmayacaktır. İkinci dil olarak ise, geçmişte veya günümüzde de bağımlı bulundukları devletlerin resmi dilini konuşmaktadırlar.

Bunlar içinden en önemlileri Rusça, Çince, Farsça, Bulgarca ve Ukraynaca'dır. Kuşkusuz bu dillere ayrıca Arapça, Yunanca ile 1960'dan sonra Türklerin işçi olarak yabancı ülkelere göçü sonucu öğrendikleri diller olan Almanca, Hollanda’ca Fransızca ve İngilizce de eklenebilir.

ANADOLU TÜRKÇESİ:
Anadolu Türkçesi, Türk dilleri içinde Oğuz dilleri grubunda yer alır.
Toplam nüfusları 60 milyona yaklaşan ve Anadolu, Trakya, Kuzey Kıbrıs'ta (Kıbrıs'taki Türk nüfusu yaklaşık 140 bindir) yaşayan Anadolu Türkleri tarafından konuşulan bu dil, Türk lehçeleri arasında en büyük grubu oluşturur. Ayrıca bu lehçe, şu Türk azınlıklarının da ana dilini oluşturmaktadır:

Türk Azınlıklar Nüfus Bulgaristan Türk azınlığı 750.000 Bati Trakya
Türkleri (Yunanistan) 140.000 Makedonya Türk azınlığı 66.000 Irak
Türkmenleri 300.000 Başta Almanya (1.920.000) olmak üzere
Hollanda (250.000), Fransa (240.000),
Belçika (85.000), İngiltere (65.000)
ve Danimarka'ya (37.000) 1960'li
yılların başından itibaren göç etmiş
Türkler 2.600.000

AZERİ TÜRKÇESİ:
Anadolu Türkçesine yakınlığı ile bilinen Azeri Türkçesi de Oğuz dil grubundadır. "Azeri Türklerinin toplam nüfusu yaklaşık 23 milyon kadardır ve Azerilerin ancak 6,5 milyon kadarı Azerbaycan Cumhuriyeti'nde yaşarken yaklaşık 16 milyon Azeri, İran İslam Cumhuriyeti'nin kuzeyinde (Güney Azerbaycan), 330 bini Gürcistan'da ve 110 bini Ermenistan'da yaşamaktadır.

ÖZBEK TÜRKÇESİ:
Dilleri Karluk grubunda yer alan "Özbek Türkleri"nin büyük çoğunluğu Özbekistan Cumhuriyeti'nde (16,2 milyon) yaşamaktadır. Başta Tacikistan (1,5 milyon) olmak üzere Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Afganistan'da yaklaşik 3 milyon Özbek bulunmaktadır.

KAZAK TÜRKÇESİ:
Kazakça, Türk dillerinin Kıpçak grubunda yer alır. "Kazak Türklerinin büyük bölümü Kazakistan'da yaşarken, komşu cumhuriyetlerde de (özellikle Türkmenistan, Moğolistan) Kazak azınlıklara rastlanır ve toplam nüfusları 9 milyonu aşar.

KIRGIZ TÜRKÇESİ:
Kırgız dili, Kırgız-Kıpçak grubunda yer alır ve bu dili konuşan Kırgızların sayısı, diğer komşu cumhuriyetlerde yaşayanlarla birlikte 4 milyonu bulur.

TÜRKMENCE:
Türkmenistan Cumhuriyeti'nde bugün 3 milyon, diğer bölgelerde de (İran, Irak, Afganistan) yine yaklaşık 3 milyon Türkmen yaşamaktadır. Dilleri Oğuz grubunda yer alir ve Anadolu Türkçesine çok yakın nitelikler taşır.

TATARCA:
"Tatar Türklerinin 2 milyonu Rusya Devleti'nin içinde (Moskova'nın yaklaşık 750 km güneydoğusunda) Tataristan Özerk Cumhuriyeti'nde (Kazan Tatarlari) yaşarken, 1,1 milyon Tatar yine Rusya içindeki Başkurdistan Özerk Cumhuriyeti'nde, 350 bini Kazakistan'da ve 300 bini ise Kırım Yarımadası'nda (Kirim Tatarlari) yerleşmiştir. Dilleri Kıpçak grubundandır.

BAŞKURT TÜRKÇESİ:
Günümüzde Başkurdistan Özerk Cumhuriyeti'nde (Moskova'nın yaklaşık 1.250 km Güneydoğusu'nda 1 milyon, diğer bölgelerde ise 1,6 milyon Başkurt Türkü yaşamaktadır. Dilleri Kıpçak grubunda yer alır.

KARAKALPAK TÜRKÇESİ:
Dilleri Kıpçak grubunda yer alan Karakalpak Türkleri, Özbekistan'da (Aral Gölü'nün güneyinde) Karakalpak Özerk Cmmhuriyeti'inde yaşarlar; nüfusları 500 bin civarındadır.

ÇUVAŞ TÜRKÇESİ:
Çuvaşistan Özerk Cumhuriyeti'nde (Moskova'nın yaklaşık 600 km güneydoğusunda, Tataristan Özerk Cumhuriyeti'nin kuzeybatısında) 950 bin civarında Çuvaş Türkü yaşamaktadır.

SORS TÜRKÇESİ:
Kültür ve dil yönüyle Hakas ve "Altay Türklerine çok yakın olan Sors Türkleri Rusya'nın Kemerowo bölgesinde (Alma-Ata'nın yaklaşık 1.750 km kuzeydoğusunda) yaşarlar; sayıları 17.000 dolayındadır.

ALTAY TÜRKÇESİ:
Altay (Oyrat) dili Kırgız-Kıpçak grubunda yer alır. Bu dili konuşan 60 bin Altay Türkü Altay Özerk Cumhuriyeti'nde (Rusya Cumhuriyeti'nde Kemerowo'nin güneyinde, Moğolistan sınırında) yaşarken 70 bini ise diğer bölgelere yerleşmiştir.

UYGUR TÜRKÇESİ:
Türklerin ilk yazılı eserlerinde kullanılan Uygurca, Karluk dil grubunda yer alır. Bu lehçeyi konuşan yaklaşık 16 milyon Uygur Türkü (bazı kaynaklara göre 20-23 milyon) günümüzde Bati Çin'de (Doğu Türkistan'da), çok azı ise Rusya'da yaşamaktadır.

GAGAVUZ (GÖKOĞUZ) TÜRKÇESİ:
Dilleri Oğuz dil grubunda yer alan dolayısıyla Anadolu Türkçesine çok yakın olan Gagavuz Türkleri Moldavya'nın güneyinde 1991 yılında kurulan Gagavuz Özerk Cumhuriyeti'nde yaşamaktadırlar; nüfusları yaklaşık 160 bindir. Ayrıca Balkanlar'da ve Rusya'nın çeşitli bölgelerinde dağılmış
küçük topluluklara da rastlanır.

STAVROPOL TÜRKÇESİ:
Türkmence ve Nogay diline çok yakin olan bu dil, bölgeye göç etmiş Türkmenler tarafından konuşulmaktadır.

KUMUK TÜRKÇESİ:
Kumuk Türkçesi Kipçak grubundan olmakla birlikte Anadolu, Azeri ve Karaçay dillerine yakınlık da gösterir. Toplam nüfuslar 300 bin kadar olan "Kumuk Türklerinin yaklaşık 250 bini Dağıstan bölgesinde (Kuzeydoğu Kafkasya'da) yaşamaktadır.

KARAÇAY TÜRKÇESİ:
Karaçay dili Kıpçak grubundan olup, Karaçay-Çerkes Özerk Cumhuriyeti'nde (Gürcistan'ın 200 km kuzeyinde) yaşamakta olan yaklaşık 160 bin Karaçaylı tarafından konuşulmaktadır.

BALKAR (MALKAR) TÜRKÇESİ:
Dilleri hemen hemen Karaçay Türkçesi ile ayni olan Balkar Türkleri Gürcistan'nın kuzeyinde, bu ülkeye komşu olan Balkar Özerk Cumhuriyeti'nde yaşamaktadır; sayıları 85 bin civarındadır.

KARAİM TÜRKÇESİ:
Kıpçak dil grubuna ait Karaim dili bugün çok az Karaim Türkü tarafından konuşulmaktadır. Bunlar, Ukrayna'nın batisi, Litvanya ve Polanya'da yaşamaktadır.

HAKAS TÜRKÇESİ:
Hakas Türkçesi Kırgız dil grubuna çok yakın olup, Hakas Özerk Cumhuriyeti'nde yaşayan yaklaşık 80 bin Hakas Türkü tarafından konuşulmaktadır.

NOGAY TÜRKÇESİ:
Nogay Türkleri, Stavropol ve Dağistan Bölgesi, Çeçen-İnguş Cumhuriyeti ve de Karaçay-Çerkes bölgesinde dağınık olarak yaşamaktadırlar. Dilleri Kipçak grubunda yer alan "Nogaylar"in sayisi 75 bin dolayındadır.

TUVA TÜRKÇESİ:
Yaklaşık sayıları 220 bin tahmin edilen "Tuva Türklerinin 200 bini Tannu-Tuva Halk Cumhuriyeti'nde (Moğolistan'nın kuzey sınırına komşu bölgede) yaşamaktadır.

YAKUT (SAKA) TÜRKÇESİ:
Moğolcanın etkisi ile hayli değişikliğe uğrayan Yakut dili, tahmini sayıları 400 bin olan ve büyük çoğunluğu Yakut Özerk Cumhuriyeti'nde (Çin sınırına 1.250 km uzaklıktaki Doğu Sibirya'da) yaşayan Yakut Türkü tarafından konuşulmaktadır.

KASKAY TÜRKÇESİ:
Anadolu ve Azeri Türkçesine çok yakın bir Türkçe ile konuşan Kaskay Türkleri, Hasme Türkleri ile birlikte İran'ın güneyinde yaşarlar; sayıları 700 bin dolayındadır.

AHİSKA (MESKETİ, MEŞET) TÜRKÇESİ:
Dilleri Oğuz grubunda yer alan Ahiska Türkleri günümüzde dağınık olarak Özbekistan, Kırgızistan, Azerbaycan ve Türkiye'de yaşamaktadırlar. Sayıları 200 bin civarındadır.

SONUÇ VI. Yüzyılın ikinci yarısından sonra kuzeye, güneye ve önemli ölçüde de bati yönüne göçe başlayan Türk kavimleri, XV. Yüzyılın ortalarında bugünkü Bulgaristan sınırına ulaştılar. 1960'li yılların başında Orta Avrupa'ya yönelen işçi göçünü, bu göçün devamı olarak nitelendiren bazı yazarlar da görüyoruz. Bu göçler sırasında sahip olunan özgün kültür, etkilenişim içinde bulunan diğer kültürlerle zenginleşmiş, ancak anadil olarak konuşulan Türkçe korunmuş ve böylelikle dil çok geniş kita parçalarına yayılmıştır. Birleşmiş Milletlerin 1990 yılına ait istatistiklerine göre Türkçe, 165 milyon dolayında kişi tarafından anadil olarak konuşulmaktaydı. Böylelikle dilimiz Çince, Hintçe, İngilizce ve İspanyolca’nın arkasından en büyük (yaygın) dil karakterine sahiptir. Nüfus artışının ortalama % 1,5 olduğu varsayılırsa bu sayının artık 180 milyona yaklaşması gerekir. Çincenin, Çin ve Tayvan dışında Güneydoğu Asya ülkelerindeki Çin azınlık tarafından konuşulduğu, Hintçenin yalnızca Hint Yarımadasında yayıldığı düşünülürse, Türkçe, İspanyolca ve İngilizce gibi dünyada geniş coğrafyaya yayılmış diller arasında yer alır. Bunlardan İngilizce, Büyük Britanya dışında, Kuzey Amerika kıtasında , Güney Afrika Cumhuriyeti'nde (ingiliz kökenliler tarafından) ve Avustralya'da anadil olarak konuşulmaktadır. İspanyolca, ispanya dışında Orta (ABD'nin güneyi dahil) ve Güney Amerika'da (Brezilya dışında) yayılmıştır. Türkçenin ise Rusya Federasyonu'nun Pasifik kıyılarından başlayıp, Orta Asya, Kafkasya, Anadolu ve Trakya'yı aşıp Orta ve Bati Avrupa'daki Türklerle, ayrıca az sayıda da olsa Kuzey Amerika'ya göç etmiş Türkler tarafından anadil olarak konuşulmakta olduğunu, böylelikle Afrika kıtası ve Güney Asya dışında (değişik yoğunluklarda) tüm Kuzey Yarımküre'ye yayıldığını görüyoruz.

ORHUN YAZITLARI

Göktürk Kitabeleri ya da Orhun Yazıtları, Türklerin bilinen ilk alfabesi olan Göktürk Alfabesi ile Göktürkler tarafından yazılmış yapıtlardır.

Yazıtlar, 1889 yılında Moğolistan'da Orhun Vadisi'ndeki anıtlarda saptanmıştır. Yazılış tarihi 8. yüzyılın başlarına dayanmaktadır. 1893 yılında Danimarkalı dilbilimci Wilhelm Ludwig Peter Thomsen tarafından, Rus Türkolog Vasili Vasilyeviç Radlof'un yardımıyla çözülmüş ve aynı yılın 15 Aralık günü Danimarka Kraliyet Bilimler Akademisi'nde bilim dünyasına açıklanmıştır

KEŞİF VE ÇÖZÜMLENME TARİHÇESİ
Barış Kolotilin Orhun harfleriyle yazılan yazıtlardan 13.yüzyıl tarihçisi Cüveyni, Tarih-i Cihangüşa adlı yapıtında söz etmişti. Çin kaynakları da kitabelerin dikilişini bildirmekteydi. Yine de bu durum 18. ve 19. yüzyıllara kadar bilim dünyasının bilinmeyeni olarak kalmalarına engel olamadı. İlk olarak Rus çarı I. Petro'nun emriyle Sibirya bitki örtüsünü incelemek için görevlendirilen bitki bilimci Messerschmidt ve kendisine rehber olarak verilen İsveçli tutsak

Strahlenberg, 1721 yılında Yenisey vadisinde bu yazı ile yazılmış Kırgızlara ait mezar taşlarını içeren Yenisey Yazıtları'ndan bir tanesini keşfetti. Bir yıl sonra tutsaklığı son bulan Strahlenberg İsveç'e dönüşünde bu inceleme ile ilgili izlenimlerini kitap haline getirip Stockholm'de yayınladı.Böylece Orhun yazısı bilim dünyasının dikkatini çekmiş oldu. Orhun yazıtlarından iki yüzyıl öncesine ait Yenisey Yazıtları'nın tamamına yakını bu süreçte ortaya çıkarıldı. Nihayet 1889 yılında Rus bilgini Yadrintsev, sonradan Bilge Kağan ve Kül Tigin anıtları olduğu anlaşılan Orhun Yazıtları'nı bulmuş, bunun üzerine 1890 yılında Heikel başkanlığında bir Fin heyeti, bir yıl sonra da ünlü Türkolog Radloff'un başkanlığında bir Rus heyeti bölgede incelemelerde bulunmuştur. Rus ve Fin heyetleri, anıtların fotoğraflarını alarak kitap halinde yayımlamışlar; bu yayınlar sayesinde yazıtların okunması süreci hız kazanmıştır. Sonunda Danimarkalı dil bilimci Thomsen 1893 yılında Orhun yazısını çözmeyi başarmıştır.İlk çözdüğü kelime de Tanrı olmuştur. Yazının çözülmesinden sonraki süreçte Thomsen ve Radloff anıtların metni ve çevirisi üzerinde yarışa girmişlerdir. Yazıtlar, yazıtlarda kullanılan yazı ve dil üzerindeki çalışmalar günümüzde de devam etmektedir. Yazıtların hem dil hem de yazı bakımından özgün metni ile günümüz Türkçesine çevirisini Prof. Dr. Muharrem Ergin yapmıştır.

YAZITLAR HAKKINDA NOTLAR
Orhun Yazıtları, Göktürk İmparatorluğu'nun ünlü hükümdarı Bilge Kağan devrinden kalma altı adet yazılı dikilitaştır. Moğolistan'ın kuzeyinde, Baykal gölünün güneyinde, Orhun ırmağı vadisindeki Koşo Saydam gölü Yakınlarındadır. Bu yazıtlardan Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtları, Koçho Tsaydam bölgesindeki Orhun Irmağı civarında; Bilge Tonyukuk yazıtları ise, Köl Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarından yaklaşık 360 km uzakta, Tola Irmağı'nın yukarı yatağındaki Bayn Tsokto (Bayn Çokto) bölgesindedir. Bilge Tonyukuk yazıtlarının, (Orhun Irmağı civarında olmamasına rağmen), Orhun yazıtlarıyla birlikte düşünülmesi, anılması Köl Tigin ve Bilge Kağan yazıtları ile aynı döneme ait olması ve aynı konuları içermesindendir. Yazıtlar Türk dili, tarihi, edebiyatı, sanatı, töresi hakkında önemli bilgiler vermektedirler. Türk ve Türkçe adı, ilk kez Doğu Göktürkler dönemine ait bu yazıtlarda geçmektedir.....


Yazıtların üçü çok önemlidir. İki taştan oluşan Tonyukuk, 720; Köl Tigin (Kültigin), 732; Bilge Kağan, 735 yılında dikilmiştir. Köl Tigin yazıtı, Bilge Kağan'ın ağzından yazılmıştır. Kültigin, Bilge Kağan'ın kardeşi, buyrukçu ihtiyar Tonyukuk ise veziridir. Anıtların olduğu yerde yalnızca dikilitaşlar değil, yüzlerce heykel, balbal, şehir harabeleri, taş yollar, su kanalları, koç ve kaplumbağa heykelleri, sunak taşları bulunmuştur.

KÜL TİGİN ANITI
3,35 metre yükseklikte, kireçtaşından yapılmış ve dört cephelidir. Doğu-batı cephelerinin genişliği aşağıda 132, yukarıda 122 santimetredir. Kuzey-güney cepheleri de aşağıda 46, yukarıda 44 santimetredir. Üst kısım kemer şeklinde ve yukarıda beş kenarlı olarak bitmektedir. Anıttaki satırların uzunluğu 235 santimetredir. Yazıtın doğu yüzünde 40; güney ve kuzey yüzlerinde 13'er satır Göktürk harfli Türkçe metin vardır. Batı yüzünde ise, devrin Tang İmparatoru'nun Köl Tigin'in ölümü dolayısıyla gönderdiği Çince mesajına yer verilmiştir. Batı yüzde Çince yazılar dışında yazıta sonradan eklenmiş Göktürk harfli iki satır bulunmaktadır. Yazıtın kuzeydoğu, güneydoğu, güneybatı yüzlerinde de (pahlarda) Göktürk harfli Türkçe metinler mevcuttur. Kültigin yazıtında Göktürk tarihine ait olaylar, Bilge Kağan'ın ağzından nakledilerek birlik, bütünlük mesajı verilir. Yazıtın doğu, kuzey ve güney yüzlerinin yazıcısı, Yollug Tigin, batı yüzünün yazıcısı ise, Tang İmparatoru Hiuan Tsong'ın yeğeni Çang Sengün'dür. Kül Tigin yazıtının doğu yüzünde, bütün Türk boylarının ortak damgası olduğu sanılan dağ keçisi damgasına; doğuya ve batıya bakan "tepelik" kısımlarında ise, kurttan süt emen çocuk tasvirlerine yer verilmiştir. Yazıt, geçen yaklaşık 1300 yıllık süreç içinde önemli ölçüde tahrip olmuştur. Zira yazıtın doğu ile kuzey yüzlerini birleştiren kısım yıldırım düşmesi sonucunda parçalanmıştır. Orijinalinde kaplumbağa kaide üzerinde bulunan yazıt, bu kaidenin de parçalanması üzerine 1911 yılında, sunak taşından kesilen granit bir blok üzerine oturtulmuştur. Ayrıca bu anıt 732 yılında dikilmiştir.Kültiginn yazıtında Göktürk tarihine ait olaylar,Bilge Kağan`ın ağzından nakledilerek birlik,bütünlük mesajı verilir.

BİLGE KAĞAN ANITI
Kültigin Anıtının bir kilometre uzağındadır. 734 yılında ölen Bilge Kağan adına oğlu Tenri Kağan tarafından yaptırılan bu anıt 735 yılında dikilmiştir. Yazıtta Bilge Kağan'ın ağzından devletin nasıl büyüdüğü anlatılmakta, öğütler verilmekte ve Kültigin'in ölümünden sonraki olaylar da bunlara ilave edilmektedir. Ayrıca kağanın konuşmasından başka yeğeni Yuluğ Tigin'in kayıtları da yer almaktadır. Yaklaşık 3,75 metre yüksekliğinde olan yazıt, dört cephelidir. Yazıtın doğu yüzünde 41, kuzey ve güney yüzlerinde 15'er satır Göktürk harfli Türkçe metin bulunmaktadır. Batı yüzünde ise, (Kül Tigin yazıtında olduğu gibi), Çince bir metne yer verilmiştir. Batı yüzün tepelik kısmının ortalarına da Göktürk harfli Türkçe manzum metin yazılmıştır. Yazıtın güneydoğu, güneybatı ve batı yüzlerinde de (pahlarda) Göktürk harfli Türkçe küçük metinler bulunmaktadır. Çince kitabenin altından Türkçe kitabe devam etmektedir. Ancak Çince kitabe tamamen silinmiştir. Bilge Kağan'ın ölümünden 1 yıl sonra oğlu tarafından yaptırılmıştır. Kitabede Bilge Kağan ve yeğeni Yollug Tigin'in sözleri yer almaktadır. Bilge Kağan Kitabesi hem devrilmiş, hem de parçalanmıştır. O yüzden tahribat ve silinti Bilge Kağan Kitabesinde çok fazladır. Bu abidenin etrafında yine türbe enkazı, heykeller ve balballar bulunmaktadır.

TONYUKUK ANITI
Muhtemelen o zaman ki BAŞBAKAN veya KRAL DANIŞMANI.Ve de çoğu insan onun vezir olduğunu söyler.

Tonyukuk anıtı, dört cepheli iki dikilitaş halindedir. Yazılar, diğer taşlara göre daha silik durumdadır. Tonyukuk, Bilge Kağan'ın kayınbabası İlteriş Kağan'ın amcası Kapgan Kağan'ın ve Bilge Kağan'ın baş bilicisi yani başveziri idi. Bu anıtı ihtiyarlık devrinde kendisi diktirmiştir ve yazılar da kendisine aittir. Taşlarda Göktürklerin, Çin esaretinden nasıl kurtulduğu, kurtuluş savaşının nasıl yapıldığı ve Tonyukuk'un neler yaptığı anlatılır. Birinci yazıt, 243 cm; ikinci yazıt ise 217 cm yüksekliğindedir. Birinci yazıtta 35, ikinci yazıtta 27 satır Göktürk harfli Türkçe metin bulunmaktadır. Orhun yazıtları Bilge Kağan ve Kültigin dışında aslında genelde krallar için yazılması gerekenden farklı olarak bir siyasi kişi olan Tonyukuk hakkında da dikilmiştir. Tonyukuk "Gök gibi ve Gök'ten olmuş" şeflerden biri değildir. .Bu anıt ORHUN YAZISI ile yazılmıştır.Orhun yazısını ilk olarak bu anıtlar üzerinde bulabiliriz.

YANKILAR
Orhun yazıtlarının bulunmasının ardından yazıtlar yorumlanmaya başlamış ve 1896’da Wilhelm Thomsen yazıtları “Muhammed dünyasının soluğunun henüz ulaşmadığı Türk dili ve edebiyatının en eski anıtları” olarak tanımlamıştır Ardından kıyılarında prehistorik bir Türk halkının yaşadığı, eskiden varolmuş bir Orta Asya denizi varsayımını ortaya atmış olup, Mazarine Kitaplığı’nda müdür yardımcılığı yapan Fransız edebiyatçı Leon Cahun, Orhun anıtlarını eski Türklerin yüceltilmesinde kullanılan formüllerin ilk defa ortaya çıktığı, Türk tarihçilerine Türk tarih tezini hazırlamalarında ilham kaynağı olan dahası bugünkü Ortaöğretim ders kitaplarında rastlanılan söyleme son derece benzer Asya tarihine giriş adlı kitabını yayınlamıştır.

BOZKURT DESTANI

Bozkurt Destanı, Çin kaynaklarında kayıtlıdır ve iki ayrı söyleniş biçimi vardır. Ama bu ikisi arasında pek az fark vardır.

Birinci Söyleyiş

Hun Ülkesinin kuzeyinde So adı verilen bir ülke vardı. Burada, Hunlarla aynı soydan olan Gök Türkler otururdu. Bir gün Göktürkler So Ülkesinden ayrıldılar. Bu sırada başlarında Kağan Pu adlı bir yiğit vardı. Kağan Pu'nun on altı kardeşi bulunuyordu. On altı kardeşten birinin annesi bir kurttu.

Annesi Göktürklerce en kutsal yaratıklardan biri olarak bilinen ve böyle kabul edilen bir kurt olduğu için delikanlı, rüzgârlara ve yağmura söz geçirir, bu iki kuvveti buyruğu altında tutardı.

Bununla beraber, So Ülkesindeki yurtlarından ayrılan Göktürkler düşmanlarının baskınına uğradılar.
Bu baskında düşmanlar bütün Gök Türkleri yok ettikleri gibi on altı kardeşten sadece birisi kurtulabildi. Kurtulan delikanlı annesi kurt olan idi.

Bu delikanlının da, birisi yaz diğeri de kış ilâhının kızı olan iki karısı vardı. Baskından sonra her ikisinden ikişer oğlu oldu. Zamanla kalabalıklaşıp çoğalan halk, çocuklardan en büyüğünü kendilerine Hakan seçtiler; o zamanki adı Göktürk dilinde değildi. Hakan seçilir seçilmez Göktürkçe olmayan bu adını bıraktı ve Türk adını aldı.
Ondan sonra Türk on kadınla evlendi, birçok çocukları oldu. İçlerinden Asena adını taşıyan biri hakanlık tahtına geçince boyun adı da Aşina oldu.

İkinci Söyleyiş

Hunların bir boyu olan ve adına Aşina denilen Türk boyu Hazar Denizinin batı taraflarında yerleşmişti. Türklerin ilk atası olarak biliniyordu. Rahat ve huzur içinde otururlarken bir gün ansızın düşmanların baskınına uğradılar. Baskının sonunda kimse sağ kalmadı.
Her nasılsa küçücük bir çocuk bu baskından sağ kalmış bir köşeye sığınmıştı. Düşmanlar onu da gördüler. Fakat, cılız ve küçük bir çocuk olduğu için kimse ondan korkmadı ve ona aldırmadı. Hattâ içlerinden acıyanlar bile çıktı. Ama düşman yine de her ihtimali düşünüp, çocuğu öldürmektense kolunu bacağını kesip orada öylece bırakmayı uygun gördü; düşündükleri gibi yaptılar.

Kolunu bacağını kesip, yan ölü hâle getirdikleri çocuğu alıp bataklıkta bir sazlığa attılar; bırakıp gittiler.
O sırada, nereden çıktığı bilinmeyen bir dişi Bozkurt göründü, geldi, çocuğu emzirdi. Yaralarını yalayıp iyi etti. O günden sonra da, avlanıp getirdiği yiyeceklerle çocuğu besleyip büyüttü, gücünü kuvvetini arttırdı.

Zamanla Bozkurt'un beslediği çocuk gürbüzleşti.

Günlerden sonra bir gün, baskın yapıp Aşina soyunu yok eden düşman başbuğu, kolunu bacağını keserek sazlığa attıkları çocuğun yaşadığını öğrendi. Adamlar gönderip durumu öğrenmek, sağ kaldı ise öldürtmek istedi.

Düşman başbuğunun gönderdiği asker geldiğinde, kolu bacağı kesik gencin yanında bir dişi Bozkurt gördü. Dişi Bozkurt tehlikeyi sezmişti, dişleriyle gerici yakaladığı gibi denizin öte yanına geçirdi; orada da durmayıp Altay Dağlarına doğru götürdü. Orada, her tarafı yüksek dağlarla çevrili bir yaylada bir mağaraya yerleştirdi, onunla evlendi; on oğlan doğurdu!

Mağaranın bulunduğu yayla yeşillikti; serin gür suları, meyve ağaçlan, av hayvanları vardı. Oğlanlar orada büyüdüler, orada evlendiler. Her birinden bir boy türedi. Bunlardan birinin adı da Asine boyu idi.

Asine, kardeşlerinin içinde en akıllı, en gözü pek, en yiğit olanı idi. Bu yüzden Türk Hakanı o oldu.
Soyunu unutmadı. çadırının önüne her zaman, tepesinde bir kurt başı bulunan bir tuğ dikti.
Aradan çok yıllar geçti. Aşina boyuna Asençe adlı bir başka yiğit hakan oldu. Bunun zamanında ise Aşine boyu, bulundukları yerden çıkıp daha güzel yurtlara yerleştiler.