12.10.2008

TARKAN İSMİNİN ANLAMINI BİLİYOR MUSUNUZ?


"TARKAN Türk gücünü ve kudretini yansıtan bir kelimedir. Bu kelimeyi Türk kanı taşıyan kahraman manasında yarattım. Kahramanlık ve mertlik ifade eder."



SEZGİN BURAK
İSMİNİ NASIL YARATTI?

Sezgin Burak, TARKAN'ın çalışmalarına İtalya'da başlamıştır. Ancak, TARKAN'ın gerek çizgi gerekse isim olarak ortaya çıkışı, sanatçının tüm ömrünü kapsayan uzun bir inceleme, araştırma ve birikimin sonucudur.

Sezgin Burak, İtalya'da bulunduğu süre içerisinde, Türklerin ve de özellikle Büyük Hun İmparatoru ATTİLA'nın İtalya ve İtalyanlar üzerinde bıraktığı izlerden etkilenmiş ve çalışmalarına başlangıç noktası olarak bu ülkeyi ve o tarihi dönemi seçmiştir.

Sezgin Burak, Türkiye'ye dönüş zamanı yaklaştıkça yeni eseriyle ilgili hazırlıklarını hızlandırmış ve kahramanın çizimlerini, kılık kıyafet, mekan gibi dönemin medeniyetine ait belirleyici öğeler çerçevesinde tamamlamıştır. Sıra, en son olarak, bu kahramana, ait olduğu Türk ulusunu temsil edecek çarpıcı bir isim bulmaya gelmiştir. Belki de bütün emeğinin geleceğini etkileyecek olan bu ismi bulmak Sezgin Burak'ın yartıcılığının zirveye ulaştığı an olmuştur. Eşi Türkay Burak, o anı şöyle anlatmaktadır; "Sezgin, Milano'daki evin koridorunda kabına sığamayan bir halde dolanıyor ve sanki dilinin ucunda olan bir sözü söylemeye çalışıyormuş gibi görünüyordu. Bu düşüncemde yanılmamışım ki çok geçmeden ben mutfakta iken yanıma geldi ve -Adını TARKAN koymaya karar verdim, ne dersin? diye sordu. Ben de; -Neden TARKAN? diye sordum. Bana, -Tatar kanı kelimelerinden yola çıkarak bu ismi buldum. dedi. İsim kulağa oldukça hoş geliyordu. Ses olarak da oldukça dolu ve kişilikliydi. Bazıları tersini savunsa da bu isim, tamamen Sezgin'in yaratıcılığının bir eseridir. Bunun en açık delili, bugün aramızda dolaşan genç TARKAN'lardır."

Nitekim, 60'lı yılların sonlarında okuyucularıyla buluşan TARKAN Türk halkı tarafından çok sevilmiş bunun sonucu olarak da pek çok okur yeni doğan erkek çocuklarına TARKAN ismini vermiştir.

Sanırız, bundan sonra TARKAN okurları ve de özellikle bu ismi taşıyanlar, TARKAN isminin anlamı konusunda bilgi sahibi olabilecekler.

5.10.2008

Ünlü oyuncuya ahlaksız teklif

Kurtlar Vadisi Irak ve Cennetin krallığı filimleriyle tanıdığımız Suriyeli oyuncu, ahlaksız teklife hayır dedi.

Kelebek adlı Türk filminde oynamak için geçen hafta İstanbu’a gelen Suriyeli oyuncu Hasan Mesut,acı bir itirafta bulundu.

2005’te çekilen Hollywood yapımı film, Cennetin Krallığı’nda Selahattin Eyyübi’yi oynayarak ünlenen Mesut, artık Hollywood yerine, Türk sinemasında oynamayı tercih ediyor. Çünkü sanatçı, “Hollywood yurduma, dinime ihanet etmemi istedi.” diyor.

Suriyeli oyuncu Hasan Mesut, Kelebek adlı Türk filminde oynamak için geçen hafta İstanbu’a geldi.

2006’da Kurtlar Vadisi Kuzey Irak’ta, geçen yıl da Karayip Korsanları’nın 3. bölümünde bir kaptan rolüyle karşımıza çıktı.

Cihan Taşkın’ın ilk uzun metrajlı filmi ‘Kelebek’te çağdaş bir Mevlevi dedesini canlandıran Mesut, ilk Hollywood tecrübesinden sonra pek çok film teklifi almış.

Mesela George Cooleney’in Oscarlı filmi ‘Syriana’ ve geçen ay vizyona giren Ridley Scott’un yönettiği, Russel Crow ve Leonardo Di Caprio’nun rol aldığı ‘Yalanlar Üstüne’ adlı filmi gibi.

KÖTÜ ARAP ŞEYHİ YA DA MÜSLAMAN TERÖRİST ROLÜ
Ancak Mesut, o rolleri kabul etmesinin mümkün olmadığını söylüyor ve nedenini şöyle açıklıyor: “Ya kötü bir Arap şeyhini ya da Müslüman terörist rolünü oynamamı istiyorlardı. Reddetmek zorundaydım. Hem kültürüme hem de şahsıma uymayan tekliflerdi. Yurduma, dinime ihanet etmem isteniyordu. Eğer o rolleri oynamış olsaydım siz de bana karşı tavır alırdınız. Ben misyonu İslam olan bir sanatçıyım. İman etmiş, İslam için çalışan biriyim.”

1.10.2008

Savaşla gelen KUTLU NETİCE

Savaşla gelen KUTLU NETİCE
Abbasîlerin Türkler için Irak’ta kurdukları Samarra şehrindeki Ulu Camiinin meşhur minaresi.

İslam’ı Talas Savaşında kılıç savururken tanıdılar. Kılıç zoruyla değil; gönül rızâsı ile Müslümanlığı seçtiler ve asırlarca İslamiyetin yeryüzündeki bayraktarı oldular.


İslâmiyetin zuhurundan az bir müddet sonra, 641 yılında Müslümanlar Suriye ve Mısır’ı fethederek Doğu Roma İmparatorluğu’nun kanatlarını kırmaya muvaffak oldular. Ertesi sene de Sâsânî İmparatorluğunu yıkıp Ceyhun kenarına ulaşarak Türklerle ilk teması kurdular. Ancak bu devrede İslâm İmparatorluğu’nun merkezinde, Hazret-i Ömer ve yerine geçen Hazret-i Osman’ın suikast neticesinde öldürülmesi ve sonraki yıllarda başlayan iç mücadeleler, 8. yüzyıl başlarına kadar Türklerle Müslümanların münasebetlerini bir sınır komşuluğundan ileri götürmedi. Halife Muaviye devrinde Ubeydullah bin Ziyad, ilk Müslüman olan Türklerden bazılarını Kûfe’ye yerleştirdiği bildirilmektedir. Demek ki daha bu devirde Türkler arasında İslâmiyet yayılmaya başlamıştı.

DOĞRU TARAFI TERCİH
Emevîler devrinde İslâm İmparatorluğunun bütün şark mıntıkalarını içine alan Irak umumî vâliliğine Haccac’ın getirilmesi ve bunun da Horasan’a o devrin mümtaz kumandanlarından Kuteybe bin Müslim’i tayin etmesi (705), savaşları birdenbire alevlendirdi. Müslümanlar kısa zamanda Mâverâünnehr’e hâkim olduktan sonra, Talas Irmağına kadar akınlarda bulundular. Türgeş hakanı Şulu Han idaresindeki Türkler, 720 yılından itibaren cephelerdeki hâkimiyeti ele alarak Arap ordularını bozguna uğrattı. Ancak bu mücadeleler Türklerin İslâmiyeti yakından tanımalarına ve tedkik etmelerine zemin hazırladı. 751 yılında Müslümanlarla Çinliler arasında yapılan Talas Meydan Muharebesinde, Türkler Müslümanların safında çarpıştı. Bu tarih, Türklerin tarihinde mühim bir dönüm noktasıdır. Bundan itibaren, Türkistan’ın yeni hâkimlerinin dini olan Müslümanlık, öncelikle Mâverâünnehr bölgesinde yaşayan Göktürkler arasında yayılmaya başladı. Zamanla bütün Türk ülkesi İslâmiyet ile tanıştı. Sayıca az birkaç grup hariç, Türkler tamamen Müslümanlığı seçtiler.
Türklerin, İslâmiyeti kabul etmeleri tarihlerinde bir dönüm noktasıdır. Acaba hangi sebepler, kendilerini bu yeni dine girmeye sevketti? Bu sebepler birkaç tanedir.
1. Dinî sebep: Türklerin inanç ve yaşayışları, İslâmiyete çok yakındı. Türklerdeki, tek bir yaratıcıya, âhirete, ruhun ölmezliğine iman ve yaratıcıya kurban sunma gibi temel inanışlar İslâmiyette de vardı. Buna ilâveten zinâ, hırsızlık, gasp, adam öldürme, yalancılık ve koğuculuk gibi kötü huylar Türklerde olduğu gibi İslâm dininde de şiddetle yasak ediliyordu. Türklerde de çok evlilik vardı. Türkler, domuz eti yemez, domuz beslemezlerdi. Nihayet, İslâmiyetteki cihad emri, Türklerin fütuhat görüşüne uygun düşüyordu.
2. İktisadî sebep: Türkistan’ın Müslümanlarca fethi üzerine, buranın yerli halkı ile Müslümanlar arasında kesif ticarî münasebetler kurulmaya başladı. Ticarî münasebetler, Müslümanlarla Türklerin birbirleriyle sıkı fıkı olmasına ve Türklerin yanı başlarındaki bu yeni dini tanımalarına sebep oldu. Böylece ilk olarak şehirlerde yaşayan ve ticaretle meşgul olan Türkler arasında İslâmiyet yayılmaya başladı. Zamanla, kuzeyde ve doğuda yaşayan Türkler, ticarî münasebette bulundukları ve aynı dili konuştukları ırkdaşlarının dinini benimsemeye başladılar.
GÜZEL AHLAKIN TESİRİ
3. İctimaî sebep: O zamanki Müslümanların ahlâk prensiplerine riayetkârlığı, ticarî dürüstlükleri ve adalete verdikleri kıymet, ticaret veya komşuluk vesilesiyle bir araya gelme imkânı buldukları yerli halka müsbet tesir etti. Nitekim sonradan Müslüman olan milletlerin çoğu, meselâ Malaya halkı da, kendileriyle ticaret yapmaya gelen Müslüman tâcirlerin güzel ahlâkını görerek kitle halinde Müslüman olmuştur. Kumaş satarken gevşek, alırken gergin ölçen bu tüccarlar, Asya halkını büyülemiş; “Acaba bunlar insan mı, melek mi” diye düşünceye sevketmişti.
4. Siyasî ve askerî sebep: Bilhassa Abbasîler zamanında Türklere büyük bir teveccüh söz konusu olmuştu. Halifeler, bu yeni komşularından ordu teşkil ettiler. Bu ordular için de Samarra gibi garnizon-şehirler kurdular. Savaş kabiliyeti yüksek olan Türkler, orduda yüksek mevkilere geldiler. Devlet idaresinde de Türklerin vazifelendirildiği oldu. Böylece ordu ve devlet hizmetleri mühim ölçüde Türklerin eline geçti. Bu da, Türk topluluklarının İslâmiyete ısınmasına sebep oldu.

GÖNÜL RIZASI...
Türklerin kılıç zoruyla değil, gönül rızası ile Müslüman olduğu âşikârdır. İslâm hukukunda, insanları kılıç zoruyla İslâmiyete sokmak câiz değildir. Nitekim Türk ülkesinin Müslümanlar tarafından fethinin başlangıcı 8. asır başlarındadır. Türklerin kitle halinde İslâm dinine girişleri ise bundan neredeyse iki asır sonra, 10. asır başlarında olmuştur. Bu zaman zarfında Türkler arasında Müslüman olanlar vardır. Ama çok büyük kitleler teşkil etmez. Bu da, Türklerin kılıç zoruyla değil; gönül rızâsı ile İslâmiyeti benimsediklerini gösterir.
Gayrı müslimlerin ödediği vergiler, Müslümanlardan daha fazladır. Dolayısıyla bunların kendi dinlerinde kalması, aslında devlet için daha menfaatlidir. Dolayısıyla gayrı müslimleri kılıç zoruyla Müslüman yapmaya kalkışmaları zaten beklenmez. Nitekim Emevîler zamanında gayrı müslimler arasında İslâmiyete girenlerin çok artması, vâlileri cizye ve harac gelirinin düşeceği endişesine sevk etmişti. Zamanın Mısır vâlisi, Şam’daki halîfe Ömer bin Abdülaziz’e mektup yazarak, gayrı müslimlerin cizye ve harac vergisinden kaçmak için Müslüman olduklarını düşündüğünü bildirmiş; duruma engel olup olmamak hususunu sormuştu. Halife, “Allah, bizi vergi tahsildarı olarak göndermedi. Binaenaleyh yapacak bir şey yoktur!” şeklinde tarihî bir cevap vermişti.


İLK MÜSLÜMAN HÜKÜMDARLAR
Toharistan hükümdarı Nizak Tahran, 704 yılında kardeşi ile beraber Müslüman oldu ve Abdullah adını aldı. Müslümanların kumandanı Kuteybe ile seferle katıldı. Oğlu Salih Emevîlerin Şaş (Taşkent) vâlisi idi. Zamanın Karluk hükümdarı Yabgu Bey de ilk Müslüman hükümdarlardandır. Soyu Abbasîler devrine kadar Toharistanda beylik sürdü. Buhârâ hükümdarı Tuğşad bir Göktürk prensi idi. 739 senesinde Müslüman oldu. Nesli Buhârâ’da vâlilik sürdürdü. Yine bir Göktürk prensi olan Cürcan hükümdarı Sul Tekin ziyarete gittiği Medine’de Müslüman oldu. Sulî adını taşıyan neslinden hükümdar ve şairler gelmiştir. Semerkand hükümdarı Ihşid Gürek, Halife Ömer bin Abdülaziz’in davet mektubu üzerine Müslüman oldu. Soyu Semerkand beyliğini muhafaza etti. Üsrüşene hükümdarı Kâvus, 730 senesinde ihtidâ etti. Soyundan gelenler Üsrüşene’de Abbasîlere tâbi olarak hüküm sürdü. Merv hükümdarı Bazam da ilk Müslüman Türk hükümdarlarındandır. Bunların hepsi Göktürklere tâbi beyler idi.


SATUK BUĞRA HAN GERÇEĞİ
Bir Türk boyu olan Bulgarların Volga nehri civarında yurt tutup devlet kuranları, Müslümanlığı da erken çağda benimsediler. Bunların hükümdarı İlteper Almış Han 920 yılında tahta çıktı ve Müslüman olarak Cafer adını aldı. Cafer, o zamanki Abbasî halifesinin de adı idi. Ancak ilk Müslüman Türk hükümdarı olarak asıl şöhret bulan Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han’dır. Buğra Han gerçi ilk Müslüman Türk hükümdarı değildir ama, han (imparator) sıfatı nazara alınacak olursa bu payede Müslüman olan ilk Türk hükümdarıdır. Müslümanlıkla, 25 yaşlarından önce Artuç valisi iken, Müslüman tüccarlar vasıtasıyla tanıştı. Onların güzel ahlâkı kendisine tesir etmişti. Rivayete göre, bu sıralarda rüyasında Hazret-i Peygamber’i görerek “Müslüman olma zamanın gelmedi mi?” hitabına ermiş; bunun üzerine hemen Müslüman olarak Abdülkerim ismini almıştı. 924 yılında hanlık tahtına çıkan Buğra Han’ın İslâmiyete girişi ile, Türklerden binlerce çadır halkı Müslüman oldu.

Almış Han Atamıza Destan
Bir rivayete göre ilk Müslüman olan Türk hükümdarı Abdülkerim Satuk Buğra Han’dan yüz yıl kadar önce Müslüman olup Abdullah oğlu Cafer adını alan Volga Bulgarlarının hükümdarı İlteper Almış Han için Arab seyyahı İbni Fadlan’ın seyahatnamesinin verdigi habere göre Kervancıoğlu Kıbrıslı Mustafa’nın yazdığı destandır.

İslâmın haberin Harzem elinden
Varıp gelenlerden almış, Almış Han
Hidâyet bağının akçe gülünden
Derip erenlerden olmuş, Almış Han

Dua etsin diye Türk’ün boyuna
Elçiler göndermiş ABBAS soyuna
Evvel yola giren HAK kervanına
Coşup girenlerden olmuş Almış Han

İdil Volga nere, Bağdad’ım nere
Arada nice dağ aşılmaz dere
Âşıklara nasib olan habere
Hakk’ın lutfu ile ermiş, Almış Han

Bağdad’da devletli halife varmış
Nice kâmil âlim, bir nice ermiş
Her tarafa iman nuru yayarmış
Bu nurun kadrini bilmiş, Almış Han

Görülmemiş çadır bin kişi alır
Bağdad’dan devletli konuklar gelir
Türk İslâm’a, İslâm Türk’e yar olur
Vuslâtın toyunu kurmuş, Almış Han

Hak yoluna nice sohbetler olmuş
İman nuru ile kalpler nurlanmış
Türk elleri bu nur ile şenlenmiş
Bunu görüp şükr eylemiş Almış Han

İbn Fadlan gezip gördüğün yazmış
Kervancım da size nazmını düzmüş
Türk hanlarından ilk Müslüman olmuş
Bolkar ellerinde beymiş, Almış Han
Kervancıoğlu Kıbrıslı Mustafa


Ekrem Buğra Ekinci
01 Ekim 2008 Çarşamba
Kaynak; Türkiye Gazetesi

25.09.2008

Bir Müzik - Keskin Kılıç

Kazak Metal Grubundan Güzel bir Müzik
ULYTAU (ULUTÜRK) - Jumyr Kylysh (Keskin Kılıç)

İzleyeceğiniz klip aynı zamanda Tarkanın hayat hikayesini anlatıyor.

24.09.2008

Dünya Osmanlı’nın altı asır gerisinde

Yüksek Adalet Reisi Lord Phillips Of Worth Matravers (sağda) ülkede şer’i hukukun tatbikini savundu.

MEZHEBE GÖRE MAHKEME YENİ BİR UYGULAMA DEĞİL
Dünya Osmanlı’nın altı asır gerisinde
İngiltere, ülkedeki Müslümanlar için 6 büyük kentte şeriat mahkemeleri oluşturdu. Bu, yeni bir uygulamaymış gibi görülse de aslında benzerleri Avrupa’da hayat bulmuştu. Ancak modern demokrasilerin bu asırda geldiği çizgiyi, Osmanlılar altı asır öncesinden yakalamıştı.

Bir müddet evvel İngiltere’de Anglikan Kilisesi’nin ruhanî lideri Canterbury başpiskoposu Rowan Williams’ın “Müslümanlar kendi şeriat mahkemelerine sahip olup, evlilik ve malî hususlarda buraya başvurabilirse, bunun ülkede sosyal uyuma faydası olur” sözleri hayli dikkat çekmişti. Bu sözlerden 7 ay kadar sonra İngiltere hükümeti, bu istikamette bir karar alarak, ülkesindeki Müslümanların muayyen hukukî mevzularda kendi dinî mahkemelerine gidebilmesine imkân hasıl etti. İlk olarak Londra, Birmingham, Bradford, Manchester, Nuneaton, Warwickshire’da açıldı ve Glasgow ile Edinburg’da da açılması planlanıyor.
Bu müesseseler ülkeye yabancı değildi. Mesela Londra yakınlarındaki Leyton’da 1982’den beri faaliyet gösteren Islamic Sharia Council, şimdiye kadar şer’î hukuka göre 7 bin boşanma davasına bakmıştı. Ancak burası müftülük gibi istişarî bir makamdı. Şimdiden itibaren şer’î mahkemelerin verdiği kararlar, İngiliz hukuk sisteminde bağlayıcı vasıf taşıyacak. Buraya müracaat edebilmek için iki tarafın da rızası gerekiyor. Yani bir hakem mahkemesi hüviyetinde. Yahudiler için de, Beth-Din adlı dinî mahkemeler bir asırdan fazla bir zamandır İngiltere’de faaliyet gösteriyor.

FRANSA İSTEMEDİ
Bu proje yıllar önce Avrupa Konseyi’nde İngiltere’nin ön ayak olmasıyla gündeme getirilmiş; ancak Fransa’nın laiklik konusundaki aşırı hassasiyeti sebebiyle rafa kaldırılmıştı. 2004’de Kanada’nın Ontario eyâletinde İslâm hukukunu bilen hâkimlerin başkanlığındaki İslâm Sivil Adalet Mahkemesi, eyâlette yaşayan Müslümanların aile, miras ve ticaret hukukuna dair ihtilaflarına bakmakla vazifelendirildi. Yahûdî ve Hıristiyanlara bu hak daha 1991 yılında tanınmıştı. İsrail, Lübnan, Hindistan, Tayland, Filipinler, Sri Lanka, Yunanistan gibi halkının ekseriyeti ve idare kadrosu gayrımüslimlerden müteşekkil devletlerde yaşayan Müslümanların da böyle kendi mahkemelerinde şer’î hukuku uygulayabilme hakkı bulunmaktadır. Sovyet işgalinden önce Bulgaristan, Yugoslavya, Romanya gibi ülkelerde de benzeri bir tatbikat vardı.
Yahudilik gibi İslâmiyet de sadece inanç ve ibadet esasları öngören bir din değildir. İnsanların, evlenme, boşanma, miras, ehliyet, mülkiyet, alış-veriş gibi dünyevî hayatlarını da düzenlemek iddiasındadır. Bunların tatbikine imkân tanımak, dinî vecibelerin ifasına imkân tanımak olacağı için, modern ülkeler bunu demokrasi ve insan haklarının gereği olarak görmektedir. 2004’de İsveç şehirlerinden Halmestad’daki Hovrätten mahkemesi, Müslüman bir çiftin boşanmasını müteakip, kadının mehr alacağı talebini haklı bularak, bu istikamette karar vermiştir.
Bu imtiyaz, o devletin siyasî hâkimiyetini ve adlî birliğini sarsıcı mahiyette görülmemektedir. Nitekim ecnebilere bile çoğu zaman kendi ülkesinin kanunu uygulanabilmektedir. Ceza hukuku, bir devletin hâkimiyetinin göstergesidir. Bu sebeple İslâm hukuku, İslâm ceza hukuku hükümlerinin, İslâm devleti dışında tatbikini emretmez. Sözkonusu olan Müslümanların ahvâl-i şahsiye (personal law) denilen şahıs, aile ve miras hukukudur. Buna rağmen Avrupa ve Kanada’da Müslümanlara bu hakkın tanınmasından rahatsızlık duyanlar da yok değildir.

YENİ DEĞİL
Bu tatbikat İngilizler için de yeni değildir. XVIII. asırdan itibaren daha çok Müslümanların yaşadığı bölgelerde müstemleke idaresi kuran İngilizler, buradaki mahallî hukuk sistemini yerinde bırakmışlardı. Maksatları kültür ihracı değil, sömürmek olduğu için, Hindistan, Malezya, Mısır, Irak, Filistin, Kıbrıs, Yemen, Körfez Emirlikleri gibi ülkelerde kadılara ve şer’î hukuka ilişmediler. Kadıları, Müslümanlar kendi aralarından seçer; İngiliz idaresi de bu seçimi tasdik ederdi. İngilizler, bu ülkelerde mevcut fıkıh kitaplarını İngilizce’ye tercüme ettirip; şer’î hukukun düzenlemediği sahaları kendi mevzuatlarıyla doldurarak İslâm hukukunu kanun hâline getirdiler. Böylece ortaya Anglo-Mohammedan Law denilen bir karma hukuk sistemi çıktı. Fransızlar ve Hollandalılar da müstemlekelerinde benzer şekilde davrandılar. Bunu yaparken de o ülkenin mahallî mezhebini gözettiler. Mesela Hindistan’da Hanefî, Malezya’da Şâfiî mezhebini esas aldılar. Ama bu ülkeler anavatanlarından millerce uzakta idi. Şimdi kendi ülkeleri içinde bu otonomiyi tanımaktadırlar.

İNGİLTERE’NİN MAKSADI NE?
Dünyanın dörtte birine hâkim bulunan ve ehemmiyetli Müslüman nüfusa sahip İngiltere, Osmanlı halifeliğinin nüfuzundan çekiniyordu. XIX. asırda politikasını bu nüfuzun azaltılması ve kaldırılması üzerine teksif etti. I. Cihan Harbi neticesinde de bu emeline nâil oldu. Bu tarihten itibaren dünyanın en güçlü ülkesi sıfatını ancak çeyrek asır muhafaza edebildi. II. Cihan Harbi’nden galip çıktığı halde, maddî bir yıkıma uğradı. Üstelik sömürgelerinin neredeyse tamamını kaybetti. 1947’den sonra süper güç mevkiini Amerika’ya bırakmak zorunda kaldı. Bu tarihten sonra klasik politikasını değiştirerek, İslâm dünyasına ve Müslümanlara karşı daha sıcak bir siyaset izlemeye başladı.
Bunu yadırgamamak lâzımdır. Çünki dış politika menfaat üzerine kuruludur ve ezelî sanılan düşmanlıklar bir anda dostluğa dönüşebilir. Şu anda da köklü gelenekleri ve emsalsiz istihbarat gücü sayesinde dünya politikasında söz sahibi devletlerden biri olmaya devam ediyor. Dünyada demokrasinin beşiği oluşundan ve insan hakları hassasiyetinden de gurur duyuyor. Nitekim sömürgelerindeki halka davranışı, bu ülkelerin istiklâlini kazanışından sonra başa geçen kendi hükümetlerinden daha ağır değildi. O halde İngiltere’nin bu yeni ve demokratça kararı arkasında art niyet aramak yerine, bunun diğer Avrupa ülkelerine model oluşturmasını temenni etmek yerinde olacaktır. Bekleyip görelim...

HER HUSUSTA SERBESTLER Gayrımüslimler, sadece evlenme ve boşanma gibi hususları değil; miras taksimi, vasıyet, vesayet, velayet ve başka hukukî meselelerini de hakem sıfatıyla ruhânî mercilerine götürebilirlerdi.


Gayrimüslimler Osmanlı mahkemesini tercih ederlerdi
Gayrımüslim vatandaşların büyük çoğunluğu, dâvâlarını, adaletine güvendikleri, masrafı daha az ve temyiz kontrolüne tâbi olan Osmanlı mahkemelerine götürmeyi tercih ederdi.

Modern demokrasilerin daha bu asırda geldiği çizgiyi, Osmanlılar altı asır öncesinden yakalamıştı. Osmanlı ülkesinde yaşayan gayrımüslim vatandaşlar, evlenme ve boşanma işlerinde kendi mahkemelerine giderlerdi. Bu mahkemeler, her bir mezhebin kendi ruhanî reisliği, yani patriklik veya hahamhane idi. Burada kendi dinlerine ait hükümler tatbik olunurdu. Böylece gayrımüslimlerin hem adlî ve hem de hukukî otonomisi vardı. Bu esas, Osmanlı Devleti’nde tayin edilen patrik ve diğer ruhânîlerin tayin beratlarında açıkça yazar. Ruhanî reislerin, kendi millet mensuplarını dinlerine uymayan fiillerinden dolayı cezâlandırma salâhiyeti de vardı. Üstelik bu cezaları Osmanlı makamları infaz ederdi. Bu imtiyazları tanımak İslâm dininin emridir. Sadece gayrımüslimlere değil; ülkede resmî mezheb Hanefî olduğu halde, başka mezhebden Müslümanlara, belli hallerde kendi mezhebinden hâkimlere gidebilme imkânı tanınmıştı.
Gayrımüslimler, sadece evlenme ve boşanma gibi hususları değil; miras taksimi, vasıyet, vesayet, velayet ve başka hukukî meselelerini de hakem sıfatıyla ruhânî mercilerine götürebilirlerdi. Burada kendi dinlerinin ahkâmı tatbik olunurdu. Çünki burada karşılıklı rızâ vardır. Ancak taraflardan biri, dâvânın şer’î mahkemede görülmesini isterse veya taraflardan biri Müslüman ise, yetkili merci İslâm mahkemesidir ve burada şer’î hukukun tatbik edileceğine şüphe yoktur.

RUHANİ LİDERLER İTİRAZ EDİYOR
Gayrımüslimler, dâvâlarını İslâm mahkemesine de götürebilirdi. Bu durumda mahkeme, gerektiğinde gayrımüslim vatandaşın dinini de nazara almakla mükellefti. Sözgelişi, şarap içen bir gayrımüslime, kendi dinleri bunu yasak etmediği için ceza tatbik edilmezdi. Bunların kendi aralarında domuz ve şarap satışları da hukuken muteber sayılırdı. Halbuki bir Müslüman için domuz ve şarap mal olmadığı için, bunlar üzerinde mülkiyet kurulamaz, alınıp satılamaz; bir Müslümanın şarabını döken kimse de tazmin etmezdi. Gayrımüslimlerin, kendi dinlerine göre evlilik ve boşanmaları, İslâm mahkemelerinde de hukuken muteberdi.
İşin garibi, gayrımüslim vatandaşların büyük çoğunluğu, evlenme ve boşanma dışındaki dâvâlarını, adaletine güvendikleri, masrafı daha az ve temyiz kontrolüne tâbi olan Osmanlı mahkemelerine götürmeyi tercih ederdi. Hatta bu sebeple gelirleri azaldığı ve prestijleri düştüğü için, ruhânî reislerin Osmanlı hükûmetine şikâyette bulundukları olurdu. Bunun üzerine hükûmet, Osmanlı mahkemelerini, zimmîlerin münhasıran evlenme ve boşanma dâvâlarına bakmaktan men ederdi. Nitekim kâdılık, vekâlet akdi olduğu ve müvekkil vekiline belli şartlar koşabildiği için, padişah da kâdıları belli dâvâlara bakmaktan yasaklayabilir.
İttihatçı hükûmet, 1917 yılında Hukuk-ı Âile Kararnâmesi ile gayrımüslimlerin kendi mahkemelerine gitme imkânını kaldırmaya teşebbüs ettiyse de, 1919 yılında eski duruma dönüldü. Gayrımüslim vatandaşların adlî ve hukukî imtiyazları, Lozan Muahedesi ile de teyid edildi. Bu imtiyazlara dair kâidelerin tesbitinde bu cemaat temsilcilerinin söz sahibi olacağı, Avrupa’nın isteği istikametinde hukuk reformları yapılacağı, bunu yaparken de beş yıllık bir müddet için Avrupalı hukukçuların yardımlarından istifade olunacağı kabul edilmişti. 1926 yılında Cumhuriyet hükûmeti, Avrupa kanunlarını iktibas edince; gayrımüslim vatandaşlar, biraz da dış baskıyla, toplu olarak hükûmete bir istidâ vererek bu haklarından vazgeçtiklerini açıklamıştır.
[Bu mevzuda tafsilatlı bilgi için benim Osmanlı Mahkemeleri adlı kitabıma bakılabilir. Arısanat Yayınevi, Tel: 520 41 51]

Ekrem Buğra Ekinci
24 Eylül 2008 Çarşamba
Kaynak: Türkiye Gazetesi

20.09.2008

Doğu-Batı Sentezi

Senfonik İlahi - Sordum Sarı Çiçeğe



Sordum Sarı Çiçeğe - Senfonik - Yunus Emre - Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası - Oğuzhan Balcı Şef: Emin Güven, Yaşlıcam Reji: Aytuğ Aydın

16.09.2008

Korkunç savaş stratejisi

Haberlerin detaylarında kaybolan Irak, Afganistan ve Filistin'de uygulanan korkunç savaş stratejisi...

Son 1 yıldır istatistikleri izleyen Doç. Akgönenç, "Rakamlar, Irak, Afganistan ve Filistin'de kadın ve çocukların bilinçli olarak hedef yapıldığını ortaya koyuyor. Amaç, savaşı devam ettirecek nesilleri yok etmek" dedi.

Ufuk Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Oya Akgönenç, genellikle haberlerin detaylarında kaybolan ölüm rakamlarının iyi izlendiğinde büyük ve çok tehlikeli bir strateji değişikliğine işaret ettiğini söyledi. Sırplar’ın Bosna savaşında Boşnak kadınlara sistemli olarak tecavüz ettiğini, doğacak çocukların Sırp kanı taşıyacağını ve böylece Boşnak ırkının kaybolacağını hesapladığını kaydeden Akgönenç, "Bosna'daki bu stratejinin benzerini ABD, İsrail ve İngiltere çeşitli bölgelerde uygulamaya başladı.

Gözcü ya da bomba taşıyıcısı diye suçlayıp çocukları öldürüyorlar.. Ölü sayısına bir bakıyorsunuz, terörist öldürüyoruz derken hep kadın ve çocukları öldürmüşler. İncelemem bunun sistematik olduğunu gösteriyor" diye konuştu. Önleyici savaş adı verilen stratejinin kadın ve çocuklar öldürülerek bambaşka bir boyut aldığını söyleyen Akgönenç, "Batı, elindeki teknolojik imkanlarla bir insanın elindeki beyzbol topunu bile tespit etmekle övünüyor. Şimdi onlarca insanı öldürüp 'yanılmışız' diyorlar. Yanılmaları mümkün değil. Bu bir sistem değişikliği” dedi.


Teknolojiyi neden kullanmıyorlar?
Irak'ta, Filistin'de ve Afganistan'da "yanlışlıkla" öldürülen kadın ve çocuk sayısının her geçen gün arttığını anlatan Akgönenç, şunları söyledi: "Bu adamların bu kadar iyi istihbaratları var. Kimse biz karıştırdık diyemez. Hangi çağdayız. Bugün bütün elektronik kontrol imkanları var. Neden teknolojiyi kullanmıyorsun?"

Fırat GAZEL
Kaynak; Bugün Gazetesi